2/1/2008 - Yelbegen Vahdet Efendi'nin Serüvenleri
Acem musikişinasların santur ve şehrudundan mürekkep nağmeler Samsa Dede’nin döküntü meyhanesini aşarak önce Galata sokaklarına oradan da, mecmu musikinin, patırtının, naraların ve hatta iniltinin ceman yekûn, tek bir dalga halinde Kostantiniyye semalarına yükselen ve Kostantiniyye ahalisinin sessizlik sandığı o derin gürültüye karışıyordu. Yelbegen Vahdet Efendi, kendi üretip sattığı incir rakısının has hafif ballı tadını alamadığından olsa gerek dem çekecek başka çatı bulmak için bir yandan sakalını bıyığını tarıyor, bir yandan da ihtiyar Samsa’ya sövüyordu. Mundar meyhanecinin toprağa karışalı çeyrek asır geçen anası, topal karısı, çoluğu çocuğu, Yelbegen Vahdet Efendinin ömrünü hasrettiği rakısını, küflü fıçılarda saklaması yahut da sefil sakisinin bahşiş vermeyen müşterilerin bardağına salya sümük-balgam tükürük boşalması yüzünden akla hayale, zihne havsalaya sığmayacak küfürler yemişti. Nasıl yemesindi ki? Güzelim rakı tadını muhafaza edemiyor, Yüce Allah’ın pek çelebi bir kulu olan Vahdet mazlumu da hak ettiği şanı şöhreti, parayı pulu ve en mühimi de bir aşığa yere batası dertlerini unutturduğu için hak ettiği hayır duasını kazanamıyordu. Hakikaten de pek maruf pek varsıl bir ümm-ül habais üstadı ve tüccarı olabilecekken yıllar alacaklılarla ve iflas edip don gömlek kirişi kırmakla geçip gitmişti. Peki, ama bütün meyhaneciler, bütün sakiler, bütün mahzenciler… Bunların hepsi mi bizim safdil Vahdet efendiye düşmandı? Neyse ne, zuhur bulan durum şuydu ki, bu meyhaneci Samsa Dede kavatın önde gideniydi.
Yelbegen Vahdet Efendi hakaretamiz bir sertlikte kapıyı çarparak çıktı. İstedi ki bir serkeş de ardından çıksın ona laf atsın, şecaat taslasın. O da buna mukabil, bu cüretkâr terese haddini bildirsin. Hiçbir şey uhdesinde olmadığından gayet fevri davranımları olan Vahdet Efendinin gayritabiî olduğunu söylemek için feci bir rasata gereksinim yoktu. Bu meyanda onun hakkında daha dikkatli ve daha teferruatlı bahsetmek gerekebilir. Yoksa Vahdet gibi âlicenap ve civanmert bir babayiğidin, onun gibi bir müskirat üstadının harap olmuş, zir ü zeber düşmüş sanılması, zarafetini tahkire uğratmak sayılabilirdi. Her şeyden evvel bu felekzedenin giyiminden kuşamından, urbasından ve de süründüğü müthiş rayihalardan bahsetmeli. Öyle ki bu efendi çarşı pazar dolanırken ortalık yerde bir asalet peyda olur, gönüller gözler müzeyyen bir âdemoğlunun şavkıyla kamaşırdı. Üstünde misk ile tütsülenmiş cepkeni, onun da üstünde amber ile banyolanmış güderi kaputu vardı. Kızıldan sarıya dönmüş, bakır filizleri gibi sakalları taralı, meşin börkün kapattığı kınalı saçları örülüydü. Börke tutturulmuş boncuklardan, inci süslerden aşağı, şakaklarına doğru, sanki şarkın ve garbın hâkimi padişahımız değil de kendisiymiş ve bu muhteşem durumun alametiymiş gibi iki imame sarkıtmıştı. Kütürdeyen çiviler çaktırdığı kabarası geçtiği sokaklarda vakur bir dizem bırakır, murassa çakşırı kendinden emin adımlarla kabarıp dalgalanırdı. Bu kırantanın çivili adım sesleri yükselince, ar namus nedir bilen kadınlar pencere artlarında erketeye yatar, henüz iffetlerine ubudiyet bildirmeyen zilli maşalar da camlardan balkonlardan sarkardı. Bir tarihlerde Galata’daki balık pazarında, Karaköy iskelesinde hatta Sarayburnu’ndaki hanlarda bile bir Yelbegen Vahdet modası sirayet etmişti ki… Bu yerler kalantor kisvesi altında dolanan hımbıllarla dolup taşmıştı. Vahdet Efendinin güzel kokuları hacı yağlarıyla taklit edilmeye çalışılmış, Bolu tabakhanelerinden özenle getirttiği işlenmiş has deriler yerine pösteki kepeneklerle, dinsiz imansız bir Rum tezyinat ustasından satın aldığı inciler, ucuz cam boncuklarla benzetilmeye çabalanmıştı. Neyse ki zamanla Vahdet Efendinin eyyam görmüş ancak elinde mal mülk, meskûkât olmayan bir eyyam görmüş kişi olduğu gerçeği ve şayiası ortalığı sarmış da bu çılgınlık sona erebilmişti.
Kırklı yaşlarının son demlerini yaşamaya vasıl olan Vahdet yaşına ve takdiriilâhînin ona tattırdığı acı tecrübelere rağmen hala bir delikanlı gibi hovardaca yaşayıp, artık ona yorucu gelmeye başlayan gece tenezzühlerinden geri durmuyor, mahsulü olan incir veyahut dut rakısı ile donatılmış ya da donatılmamış işret âlemlerinden kendini alamıyordu. Zaten sürekli şikâyet ettiği talihin yüzüne gülmemesi, Allah’ın bir türlü“yürü kulum Vahdet” dememesi, diyememesi vaziyetinin en mühim sebepleri de, şu içki âlemleri ve yosmalarla geçirdiği gecelerin, defter-i kebirinde yazılacak yeni sayfa bırakmaması yüzündendi. Yelbegen köftehoru fasılasız sitemler etse de asıl haksızlığa uğrayan böylesi bir yaramazın muharrirliğini yapmak vecibesini üstlenerek sol omzunda yuvalanan zavallı kiramen kâtibin meleğiydi. Bu ahvalden tek hoşnut olan da bütün gamsızlığıyla Vahdet’in sağ omzuna uzanmış, sol omuzdaki eşini izleyen diğer kâtip meleğiydi. Anlaşılacağı üzere bizim Yelbegen Vahdet Efendi de az malın gözü değildi.
Vahdet Efendi hışımla terk ettiği Samsa’nın yerinden Nikefori Gregore’nin meyhanesine gitmek için Horoz Kapıdan geçmiş ancak bu küffar kısmının meze diye önüne koyduğu balıktan tiksindiği için, aşağıya balık pazarına inip hemen hemen tek librelik hamsi almayı kafaya koymuştu. Böylece gerisin geriye dönmüş kendini yokuş aşağı salmıştı. Her şeye rağmen Nikefor’un hakkını teslim etmeliydi. Balıktan anlamayan bu dürzü öyle şahane öyle nefis pilav yapardı ki tadan meyhane ehli şarabı rakıyı unutur hazdan gözleri yaşarırdı. Ufacık safran safran yağlı kuşbaşılar, koca bulgur taneleri, diriliğini hala koruyan patlıcan domates ve zehir gibi cuşka biberleri. Ayrıca enfes kokusunu kuburda bile koruyan, Nikefor deyyusunun nerden bulduğu meçhul baharatlar… İyisi mi biraz koşturmak diye düşündü Vahdet. Zaten hava yavaş yavaş kararmaya da başlamıştı; şimdi işret taifesi meyhaneye dolar, rakının şarabın yanında zıkkımlanmak için pilavı kapışırlardı. Vahdet acele etmeliydi, yoksa Allah korusun düşen çükünü kurtarmak için haranı dibinde kalan yağa ekmek banmaktan başka yordam bulamayacaktı.
Bir yandan koştururken bir yandan da alacağı hamsiyi buğulama mı yoksa kızartma mı yapsın diye düşünüyordu. Bu esnada üzerinde çok sırıtan bir haleti ruhiyeye bürünüyor ve dertlerinin aslen ufak olduğunu, şu batan güneşin ve bir insanmışçasına yaşayan Kostantiniyye şehrinin insan aklını çepelleyen vaziyetlerine takılıp kalıyordu. Yelbegen Vahdet yokuş aşağı koşturmasına rağmen gözlerini kapıyor ve ermişçesine düşüncelere kapılıyordu. Kulağını kabarttığında arsız martıların, hırçın denizin yahut da az ileride barbut çeviren külhanilerin homurtusundan fazlasını duyduğunu hissetti. İşte bu içinde binlerce sesin bulunduğu ve şehrin üzerinde toplandığı çok çeşitli sedalardı. Öyle herkesin istima ederek yakalayabileceği bir hercümerç de değildi hani. Ancak Vahdet gibi mühim şahıslar bazı durumlarda karşı konulamaz coşkunluklara kapılmaları halinde böylesi mucizelere nail oluyordu. Sadece bu da değildi elbette gelen ilhamın verdikleri... Vahdet cümle âlemin sessizlik sandığı şeyden öyle teferruatlar çıkarabiliyordu ki o an, büyü işiymiş gibi duran şu mucize hiç geçmese sapasağlam bir âdemoğluna kafayı yedirebilirdi. Sur dışından köpeklerin ürümelerini, Küçükayasofya’dan bir horozun ecelini yaklaştıran banlamalarını, Beyazıt’taki bir köşkerin çekiç sesini, Reşat paşa mahallesinden bir dedikodu kumkuması cadalozun martavallarını ve hatta Bâb-i âlî köşkünün tam karşısındaki Frenk sefarethanesinde maslahatgüzarlık yapan soysuzun akçelerinden gelerek Vahdet’in kulağına haram para olduğunu fısıldayan şıngırtıları öyle içinde duyumsuyor ve koca şehri kaplayan sessiz gürültüden öyle bir ayırmayı başarıyordu ki, hangisinin ne kadar uzakta olduğu ve hangisinin ne raddede koca gürültüye katkıda bulunduğunu ayırt edebiliyordu. Tam bu anda diğerlerini bastıran ve sanki bir ifritin haykırmalarını andıran bir zılgıt koptu ki Vahdet adeta anlık ermişliğinin çıkarttığı göklerden yer küreye süzüldüğünü hissetti. Sanki midesine kramplar girmiş de bu zılgıtın ötmesiyle hafif bir ferahlık duymuştu. Neyse ki endişelenecek bir durum yoktu. Şu ifritin çığlığına benzeyen ses, gündüzden içmeye başlayan her Allah’ın kulunun başına gelebilecek bir rüyalanmanın sonu olan ve uhrevi meselelerin fatihi olma şerefine erişmiş ruhu, uykusundan eden bedenin ihtiyaçlarından başkası değildi. Kafayı meyhane pilavı ya da hamsi buğulamayla bozarak hülyalara gark olmuş Vahdet efendiyi sathi hayata yeniden döndüren habis feryat sadece midesinden gelen gurultular idi.
Kendisi de böylesi müfrit haletiruhiyelere pek alışık olmadığından önce afallayıp kalsa da meyhaneye yetişmek için bir an duraksamadı. Böylesi ikircikli bir durumun bile pilav aşkına ket vuramadığı Vahdet Efendi, birazdan karşılaşacağı facia sonrasında tahayyürden küçük dilini yutacak ve daha sonra da tıpkı küçük bir kopilken, İllallah dedirttiği anasının ağzından eksik olmayan karakoncolos fasaryasını görmüşçesine bir sıtma nöbetine tutulacaktı. Böylece balık ve pilav hülyaları da hitama erecekti.
Güneş ufuktan, asumandan artık eli ayağı tamamen çekmişti. Bu yüzden olsa gerek Vahdet daha bir serileşmişti. Gerçi bir yandan da indiği yokuşun çıkışını da düşünmeden edemiyordu ama bu koşturmacanın nihayetinde ağızlara layık bir mükâfat olduğunu da biliyordu. Hatta sarf ettiği bunca çabayı daha şimdiden ödüllendirmeliydi. Evet evet, dönerken de şu seyyar şerbetçiden bir bakraç da şerbet alacaktı. Böylelikle sarf etmiş olduğu fevkalade çabanın meyvelerini almış olacak ve de çalışmanın, çabalamanın, alın terinin ilahi bir karşılığı olduğunu anlayarak kazandığı ihsan ve sabır, ona evliyalık yolunda tesirli bir mukaddimeye sebep olacaktı. Elbette bunlar Kostantinniyye Şehrini yeni yeni beliren dolunayın büyüsünden koruyan ve yıldızların kafa yapıcı tozlarını sokaklara, saraylara, çatılara bayırlara süzülmesini engelleyen o pusu perdesini yırtan dehşetli bir vaveylanın çınlamasından önceki ihtimallerdi.
Bu can havliyle atılan avazenin yarattığı muhatara öyle tesir etmişti ki ahaliye, kimse böylesi bir ünün insandan çıkmadığına inandırmak istedi kendini. Korkudan pusmuş kediye dönmüş bir bitirim kulaklarını kurcalıyordu, kâbuslarına giren bir gulyabaninin çığlığı zehabına kapıldı başta. Bütün işlerini mekân tuttuğu Kurumcular Kahvehanesinin yanına dükkân açan Yahudi perukâr Rafi’ye kaptıran Sofu İlyas, şu zındık Rafi’nin diş çekme işine de göz diktiği sanarak dışarı fırladı. Rafi de İlyas gayri müsellahının yine yanlışlıkla birinin kök dişinin söktüğünü sanarak şamatayı izlemeye çıkmıştı. Ancak bu haykırış ne bir karabasana, ne de dişinden muzdarip bir kula aitti. Olası bir varta karşısında pek bir tabansız pek bir tırsak olan Galata ahalisini korkularıyla yüzleşmek ve izzetinefisleriyle burun buruna gelmek şansını, bu feryadı yok sayarak ya da şakaya vurarak teptiren şu korkunç seda; nazenin bir kızcağıza aitti.
Dışarı fırlamış, yolundan dönmüş, kulak kabartmış olan ahali havaleli binaların arasından, sağa sola çarpa çarpa hala yolculuğuna devam eden dehşet terennümünü dinliyordu. Bunu yaparken kulaklarına ilişen yankılanım boş vermelerini engelliyor adeta korkunç bir manzarayı gözleri önünde tecessüm ettiriyordu. Ancak o tek haykırışın yankılanımı gittikçe sönümleniyor ve havsalasının iblisliği kuvvetli olanların akıl gözleri önüne serilen gerçeğine en yakın görüntülerden şayia, tedricen kayboluyordu.
Ses ve etkisi hususiyetini tam kaybettiği sırada incecik bir düdüğünkine benzer vızıldamalar duyulur gibi oldu, işte tam o anda başını gökyüzüne mahsulü için yağmur dilenen rençperler gibi kaldırmış bakınan şerbetçinin tepesine, şimal tarafındaki çatılardan hiç umulmadık bir şey indi. Bu talihsiz şerbetçi, Yelbegen Vahdet’in balık pazarı dönüşünde kendisini şerbetiyle ödüllendireceği mazlum esnaftı ve Yelbegen de, kafasına inen şey yüzünden oracıkta hakkın rahmetine kavuşan şerbetçinin belki birkaç adım önündeydi.
Aman yarabbi, gücü her şeye muktedir yaratıcı! Sen bu kulunun birkaç dem daha yaşamasına izin vermiştin! Şerbetçiyi ve şerbet güğümünü yamultup adeta bir bakışım felaketi haline dönüştüren şeyi görmese, görüp de başından aşağı kaynar sular inmiş olmasa, şaşkınlığın ve korkunun maddeye bürünen elinden şamarlar aşk etmese suratına suratına, bu faciadan kendini kurtardığı için Yüce Allah’a kurbanlar kesmeyi, olan malını mülkünü fakir fukaraya dağıtmayı, bir yetim çingeneyi evlat edinmeyi ve hatta rakı dışındaki tüm keyif veren içkiyi bile bırakmayı düşünebilirdi. Lakin karşısındaki manzara öyle tesirliydi ki zihninde ne var ne yok adeta silinmiş ve gördükleri Vahdet’in eski hayat biçemine adeta felç vurmuştu. Sadece Vahdet değil tüm ahali donup kalmıştı. Görenlerin ruh vaziyetlerini etkileyeceğe benzeyen bu şey; anadan üryan halde, bir kedi leşi gibi fırlatılmış on beş yaşından bir gün fazla olmayan pirüpak bir tazeydi. Kızıl, upuzun saçları dibinden şakaklarına kan damlayan ve sanki bir ecinni görmüş gibi bakan kız sırtüstü yatıyordu. Gözleri yuvalarından neredeyse fırlayacakmış gibiydi. Belli ki canını alan her neyse onu korkudan çıldırtmış olmalıydı; yanaklarından boğazına kadar derin tırnak izleri uzanıyor, tırnak aralarından da kendi deri parçaları sarkıyordu. O anda ahali tüm bunlardan daha az garaip olmayan bir vakıaya şahit oldu. Kızın boynunun arka tarafından öyle yoğun öyle külliyetli bir kızıllık akıyordu ki, sanki bütün deveranıdemi kaldırımlara boşanmış gibiydi. Yahudi perukâr Rafi ve ebedi rakibi Sofu İlyas yaklaşıp kızı çevirdikleri an birbiri üzerine kusanlar, çılgınca zılgıtlar atanlar, elleri başlarında koşup duranlar koca mahalleyi bir akıl hastanesinin açık bahçesine çevirmişti. Haksız da sayılmazlardı hani. Rafi’ye dilini yutturan, Sofu İlyas’a fasılasız Neuzibillâhlar çektiren şey kızın oyularak alınmış murdariliği ve bir hercümerç içinde ayrıksılaşmış kaburgaların berisinde hala titreşen o küçük kalbiydi. Bu ne tür bir çılgınlık ne tür bir kaltabanlıktı ki, böylesi bir kötülüğü yapabilirdi. Bu nasıl bir haletiruhiyeydi? Ya da bunu yapan kimse, Âdemoğluna bahşedilmiş o büyük hassaya, ruha sahip olmayan biri miydi?
Tüm bu velvelenin ortasında bizim Yelbegen Vahdet Efendi’nin yegâne tepkisi bir damla gözyaşı dökmek oldu. Mevtaya bakıp öylece kalakalmıştı. Ne bu gaddarlığın kurbanının içler acısı, mideler bulandırıcı görüntüsü, ne de kızın çevrilmesiyle peyda oluveren kan kokusunu idrak edemiyormuşçasına donup kalmıştı. Harici böyle görünse de, içinde müthiş muhakeme fırtınaları kopuyordu. Bir ara bu facianın hilâfıhakikattan başka bir şey olamayacağını, eğer yaşanmış gerçek bir vaka ise de Allah’ın bunu engellemesi gerektiğini içinden geçirdi. Havsalasında canlandırdığı teraziler hileliymiş gibi sonuçlar veriyor ve zinhar ve sümme hâşâ; “Böyle hukukun, böyle Allah’ın…” diye başlayan iç geçirmeler sökününe başlıyordu.
Vahdet o günden sonra Küçük Ayasofya mahallesindeki evine kapandı. Günlerce mütalaa ve günlerce tefekkürden sonra bile dışarıya çıkmadı. Girdiği namütenahi gayb âleminden heyulaların dadanması halinde dahi sokağa kademini basmadı. Ta ki Çemberlitaş’da ikinci bir korkunç cinayet işlenene kadar…
Hülasa etmek gerekirse Yelbegen Vahdet Efendi, Kostantiniyye sokaklarındaki başıboşluğa istinat ederek, ahalinin karısına kızına tebelleş olan bu vahşet mütehassısını durdurmak için kolları sıvadı. Meyhane taifesi onunla eğlense ve istihza ile kahkahalara boğulsalar da bu efendi katile duman attıracağa benziyordu. Vahdet başlayacağı tehlikeli mesaisi için ilhamın bir kısmını o masum yavruların intikamları hırsından alsa da, Daltaban Mustafa Paşa’nın bu katili canlı cansız, getiren kişiye 40 000 Zolota mükâfat verileceğini ilan etmesindeki pay da küçümsenmemeliydi.
Devam edecek...
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/10/2007 - Kutsal Şehir
Son üç aydır sabahın en erken saatlerinden, gece yarılarına kadar, efendim Eusebius’la Küçük Asya ve Doğu Ermenistan topraklarında yaptığımız bitki araştırmalarını toparlamaya çalışıyorduk. Beş yıl önce yola çıkarken, Konstantinopolis’e elimizde tamamlanmış bir elyazması ve bunun en az on kopyasıyla geri döneceğimizi kararlaştırmamıza rağmen gittiğimiz bereketli toprakların bizlere sunduğu çeşitlilik ve bu çeşitliğin eski bir hekim olan efendimin aklına soktuğu sarhoşluk yüzünden başarılı bir çalışma oluşturmayı başaramadık.
Efendimin büyük çalışma odası toprak, gezilerimizde ayıklayabildiğimiz tohum taneleri, efendimin hünerli ellerinden çıkmış bitki resimleri ve bu bitkilerin renkleri, kokuları veya boyutlarının not edildiği parşömenlerle doluydu. Bu karmaşa içinde uzun zamandır Kyzikos ve Amisos’da bulduğu adamotlarının eskizlerini arayan efendim bıkkınlık ve telaşla; “Parseğ bırakalım, yarın kaldığımız yerden devam ederiz. Hadi şimdi hiçbir yeri kurcalamadan bu odayı yarına kadar terk edelim” dedi. Başımı ‘evet’ anlamında sallayarak, peşinden çıktığım efendimin mahzene inen basamaklara yöneldiğini görünce passum’un tadını ya da tadına duyduğum bir gecelik hasreti damağımda hissetmiştim. Birazdan elinde, sonuna kadar doldurulmuş iki kâseyle yukarı çıkan Eusebius bir yandan da söyleniyordu; “Çok çalışmalıyız Parseğ, çok… Keşke zamanında daha fazla üstüne düşseymişiz yazıya geçme işleminin”.
Bir süre karşılıklı konuştuktan ve yarınki planımızı yaptıktan sonra yatmak için odalarımıza çekilecektik ki, avlu kapısından gelen seslerle bedenlerimiz kaskatı kesilmişti. İlk gürültünün ardından hızlı ve seri bir şekilde kapımız çalınmaya başlayınca, pürdikkat kabarttığımız kulaklarımızdan içimize dayanılmaz bir ürperme hissi aktı. Bırakalım buraya gece birilerinin uğramasını, gündüzleri bile hiç misafirimiz olmazdı. Zaten bu amaçla efendim köşkü buraya inşa ettirmişti. Hebdomon, Konstantinopolis’e yakın ancak sakinlerinin pek uğramayı düşünmeyeceği kadar uzak bir yerdi. Kimsenin işini göreceği bir şey yoktu. Daha önce bir papaz grubunun geldiğini görmüştüm ancak gecenin bu vakti kapımızı çalanların papazlar gibi hayırlı sebeplerden gelmiş olması olanaksızdı.
Efendim alelacele, kendine kılıç, bana da bir kama buldu ve beraberce alt kata, kapıya yöneldik. Bir yandan basamakları iniyor, bir yandan da efendimden talimatlar alıyordum. Şayet Macar ve Venedikli haraççılar geldiyse onları içeriye davet edecek biraz şarap verip boş bir anlarında işlerini bitirecektik. Elbette bunu elimizde titreyen silahlarımızla yapmayacaktık. Efendim Eusebius, baldıran otu dalları ve kırlangıç otu kökünden hazırladığı toz zehri sürekli yanında veya ulaşabileceği bir yerlerde saklardı.
Kapının önüne indiğimizde Eusebius tedirgin gözlerle bana baktı ve hala kapıyı çalan kişiye, “Kimsiniz?” diye seslendi. Bu andan sonra kapıyı tok ve ritmik seslerle çalan karşımızdaki de biz gibi sessizliğe büründü. Simetri ekseni kapı olan, bir ses arayan kulaklar yakınlaşması başlamıştı ki, korkuyla, korkulmayacak titreşimler duymaya çalışan kulaklarımızdan içeri tiz ve yüksek sesli bir tıklama girerek, efendimle beni bulunduğumuz yerden bir adım geriye zıplattı. Biraz önceki ritmi sadece daha ürpertici bir tiz oktavda çalan her neyse Eusebius’u kızdırmıştı. Bunun üzerine hızla ve sertçe kapıyı açtığında gördüğümüz manzara bizleri şok etmişti.
Tanrım beni bağışlasın ancak karşımızdaki, siyah bir harmani giymiş maymuna benziyordu. Boyu normal bir insanın yarısı kadar bile değildi. Ufak yüzüne tam bir tezat oluşturan iri elmacık kemikleri suratının yarısı ediyordu. Sol gözü yuvasından sökülmüş ve dağlanmış, sağ gözünün de iyi göremediği hareketlerinde anlaşılıyordu. Ancak esas şaşırtıcı olansa, kapının hızla açılmasıyla elindeki haçla kapıya vuran adamın yüzündeki iğrenç gülümsemeydi. Bu gülümseme, kalan tek gözünün zayıflığından geç idrak ettiği kapının açılışını fark etmesiyle son buldu. Bizi şaşkına çevirense bundan sonra oldu. Adam ya da her neyse bu şey, kendini efendim Eusebius’un ayakları dibine attı. Sağ elindeki haçı havaya kaldırmış, dudakları yeri öpen yabancının seri bir homurdanmayı andıran konuşmasından hiçbir şey anlaşılmıyordu. Efendim hayretle yüzüme bakarken, çekinerek de olsa eğilerek adamı kaldırdım. Kapıyı ilk açtığımızda gördüğümüz hali pek merhamet gösterilesi biri olmadığını düşündürüyordu. Ayrıca gecenin bu vakti bizi epey de korkutmuştu. Ancak bundan kurtulmanın tek yolu cebine birkaç kuruş para sıkıştırmaktan geçtiği de, yere onursuzca kapaklanışından belliydi. Para kesemden çıkardığım yarım gümüşlüğü eline iliştirdiğimde, parayı bana uzatarak ve daha belirgin bir ses tonuyla, “Bağışlayın efendim, paranızı alamam. Ben buraya hekimi Efendim Theoliptos’un ricası üzerine çağırmaya geldim” dedi. Hekim diyerek kastettiği Eusebius’tu. Eusebius, “Efendin kim” diye sorunca, adam, “Aya Triada Manastırında papazlık ve kütüphanecilik yapan Theoliptos’tur” diyerek, kıyıyı işaret ederek devam etti; “Kayığımla sizi götürüp tekrar geri götürebilirim. Lütfen efendim, kardeşimizin canı çok acıyor, dişinin çekilmesi gerekli”.
Eusebius’un gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Elbette bunun sebebi dişi çekilecek bir hasta bulması değil, hastanın Aya Triada manastırındaki değerli kütüphanenin sorumlularından oluşuydu.
* * *
Nihayet kıyılarına ulaştığımız Halki adası bizleri, üzerinde çok az yabancı barındırmanın verdiği açlıkla içine çekiyordu. Küçük bir taş limandan tepedeki manastıra kadar dümdüz ilerleyen yol, ortalık çok karanlık olsa bile ağaçların, gökyüzünden akan karanlıktan daha koyu siluetleri sayesinde seçilebiliyordu. Önümüzde, kendisini izlediğimiz ve gözlerinden biri hiç olmayan ve diğer gözünün akıyla, bebeği ayırt edilemeyen bir adamı izliyoruz, taş limandan aldığımız meşalelerin ışığını yutmaya çalışan karanlığın içine yürüyoruz ve tepede bir akbaba yuvası gibi duran manastıra diş çekmeye gidiyoruz… Tüm bunlar delilikti ama efendim Eusebius’un böyle garip takıntıları ve merakı, şu yaptığımızı ona dünyanın en mantıklı işi gibi gösteriyordu. Henüz küçük bir çocukken onun yanına verildiğimden beri Aya Triada Manastırına olan sempatisini biliyordum. Ona göre buranın kütüphanesinde yüz farklı İncil ve eski Yunan ve Pers düşünürlerinin kaybolmuş, yok edilmiş eserleri burada saklanıyordu. Zaten bizleri bu maceranın içine atan da efendimin bu inancı olmuştu.
Kan ter içinde kapının önüne geldiğimizde kütüphanecinin çırağı görünen büyük kapı yerine arka taraftaki küçük kapıdan bizi içeri soktu. Girdiğimiz dar koridorun sonundan titreyen alevler görünüyor ve alevlerin bu titreyişine paralel alçalıp yükselen iniltiler duyuluyordu. Ancak bir zindana uzanan dehlizlere benzeyen koridordan çıktığımızda büyüleyici bir manzarayla karşı karşıya kalmıştık. Tavanı beş adam boyu yüksekliğinde olan devasa bir salonun içindeydik. Ancak esas şaşırtıcı olan tavana kadar uzanan raflar dolusu kitaptı. Sadece ciltlenmiş eserler değil parşömenler hatta papirüsler bile vardı. Ve bu koca salon gecenin kör vakti olmasına rağmen öyle aydınlatılmıştı ki, onlarca kandilin yaydığı yumuşak ve titrek parlaklık, Hebdomon’a gelen ve gelirken gecenin üzerimize işlediği soğuğu çözer gibiydi.
Efendim Eusebius’un gözleri salonun duvarlarını tamamen örten sıra sıra rafa kilitli kalmıştı. Başını çevirebiliyor, gözünü oynatabiliyor ama raflardaki büyünün etkisinden çıkamıyordu. Öyle ki salonun sonundaki masada önünde kocaman bir kitap duran adamın iniltilerini yeniden işitebilmek için bir süre geçmesi gerekmişti. Aniden kendine gelen Eusebius, inleyen adamın yanına koşarcasına geldi ve en son bir yıl önce haçlı şövalyelerinin başı olan Doçe Dandolo’nun mesane taşı ameliyatında kullandığı alet çantasını açtı. Yıllar boyu onun cerrahi operasyonlarına şahit olduğum için ben de hekim yarısı sayılırdım. Adamın küçük azı dişlerinden ikisi berbat durumdaydı. Ağrısını ilaçla kesemeyecek ve kalıcı bir çözüm yapamayacağımız için diş çekilmeliydi. Kütüphanecinin çırağından da yardım alarak, adamın ellerini ve ayaklarını oturduğu sandalyeye bağladık. Eusebius aletlerini hazırlarken ben de çırağa, efendisinin başını nasıl tutacağımızı anlatıyordum. Eusebius elindeki bıçağı adamın ağzına götürüp diş etini kazımaya başladığında bana keten tiftiği hazırlamamı söyledi. Bunu oyuk dişin içine sıkıştıracak ve çekerken parçalanmayı önleyecektik. Diş eti kazınan adamın çığlıkları manastırdaki diğer papazları kütüphaneye doldurmuştu. Diş eti tamamen kazınarak dişten ayrıldığında çürümüş kısımları hazırladığım keten tiftiğiyle dolduran Eusebius küçük forseps yardımıyla dişi dikkatlice çekti. Dişin özelliği ve haline bakarsak epey başarılı bir operasyondu. Küçük azı dişleri forsepsin tutamayacağı kadar ufak köklere sahip olduğundan çekilirken kemiği kırma ihtimali vardır. Neyse ki başımıza böyle bir şey gelmemiş işimiz kısa sürede bitirmiştik. Efendim yarı baygın yatan hastayı bana bırakarak yeniden raflara dönmüştü. Benim işim de ban otunu kökünü sulandırılmış sirkede bir süre bekletip, biraz tuz kattıktan sonra bitecekti. Daha sonra kütüphaneci bu ilacı yutmadan ağzında uzun uzun beklettiğinde hiçbir şeyi kalmayacak, diğer çürük dişleri de kurtulacaktı.
Efendimin kitaplara olan ilgisini gören papazlar rahatsızlıklarını, gözlerini ayırmadan Eusebius’a dikerek belli ediyordu. Bunun farkına varan Eusebius yarı baygın haldeki kütüphanecinin yanına gelerek, “Theoliptos kardeş, bizler artık gidelim. Sana yaptığımız ilacı bitene kadar günde iki defa kullanırsan hiçbir şeyin kalmaz” dedi. Bunun üzerine toparlanan adam, efendimi sevinçten çılgına çeviren ve salondaki diğer papazların duyamayacağı şu sözleri fısıldadı; “Hekim Eusebius, gecenin bir vakti buraya ricamı kırmayıp geldiniz. Size minnettarlığımı göstermek için tekrar davet etmek isterim. Dilerseniz Haftaya bugün sabahın ilk ışıklarıyla, çırağım sizi evinizden yine alır. Hem bir kontrol olur bu dişlerim için”.
* * *
Kütüphaneci Theoliptos’un daveti üzerine, kütüphaneyi bir kez daha görecek olmanın verdiği heyecanla efendim Eusebius, büyük bir istekle kürek çekiyordu. Geçtiğimiz bir haftayı nasıl geçirdiğine şahit olduğum için heyecanını anlayabiliyordum. Öyle ki ne botanik çalışmalarına devam etmiş, ne de o geceden sonra çalışma odasına girmişti. Hafta boyu hangi eserlerin kütüphanede olabileceğini düşünerek geçirmişti. Halki’nin taş limanına, işte böyle bir yürek çarpıntısıyla ayak basmıştı Eusebius.
Tepedeki manastırın ardından yükselen güneş, geçtiğimiz gece geldiğimiz adanın ürpertici çehresini tamamen değiştirmişti. Ihlamur ve çam ağaçlarının yükseldiği ada, günün ilk ışıkları altında huzurlu bir rüyadaymış izlenimi veriyordu üzerindekilere. Manastırın uzaktan görünen devasa girişine ulaşma çabası özellikle de Eusebius’un ciğerlerinde seri solumalar olarak ortaya çıkıyordu. Avlusundaki dağınık yerleştirilmiş çiçek tarhlarını, gökyüzünü delen ıhlamur ağaçlarını ve süslü birkaç mezarı gece geldiğimizde görememiştik. Geçen gelişimizde olduğu gibi şimdi de büyük kapıdan değil, manastırdan tamamen ayrı gibi duran kütüphanenin kapısından içeriye girecektik. Theoliptos’un çırağı koca anahtarıyla kalın tahta kapıyı kütürdete kütürdete açtığında kütüphaneci tam karşımızda ve gülümseyerek karşımızda duruyordu. İlk anda Eusebius’un boynuna atılan adam dişini çekerek onu ağrılarından kurtaran efendime minnettarlığını süslü ve içinde “tanrı” kelimesinin defalarca geçtiği cümlelerle öder gibiydi. Bizleri içeri davet ettiğinde yani kokusu buraya kadar gelen deri ciltlerin rafları doldurduğu salonu gösterdiğinde, Eusebius’un içi ancak rahat edebilmişti. Efendim kitaplarla sunulacak bir teşekküre, tanrıdan ve onun yardımından daha fazla önemsiyordu. Galiba bu onun küçük günahlarından biriydi
Uzun uzun Theoliptos’un dişlerinden ve yine tanrıdan bahsettikten sonra konu nihayet diş ağrıları geçtikten sonra iyice gevezeleşen Theoliptos’un kıymetli meşgalesine gelmişti. Bu andan sonra sohbet öyle koyu bir hal almıştı ki, bu manastırın efendimin söylediği gibi gerçekten de insanlık tarihinin en büyük eserlerinin saklandığı bir yer olduğunu anlayabilmiştim. Beş adam boyu yüksekliği olan duvarlardan biri tamamen ilk İncillerden oluşuyordu. Bunlara dokunmamıza pek gönüllü yaklaşmayan kütüphaneci yakın zaman düşünürlerinin eserlerini incelememize izin vermişti. Moses Maimuni, İbn Rüşt hatta Origen, Philo, Plotinus ve Zeno’nun eserleri bunlar arasındaydı. Efendim Eusebius neredeyse ağlayacaktı. Bu durumu gören kütüphaneci ona kütüphaneyi daha yağlı ballı anlatmaya başlamıştı ki, tiz bir çocuk sesi hepimizi sıçrattı. Ses öyle derinden gelmişti ki, kulaklarımızda çınlarken ilerleyip geldiği uzun koridorların tahayyülünü yapabilmiştik. Adanın ve manastırın yabancısı olan efendim ve ben önce Theoliptos ve çırağıyla, sonra da birbirimizle göz göze gelmiştik. Efendim şaşkınlığın ve içimize yerleşen ürpertinin yutkunmaları eşliğinde bunun ne olabileceğini sormaya yeltenmişti ki, kütüphaneci çırağının ensesine okkalı bir şaplak yerleştirdi. Sonra da sanki biz yokmuşuz gibi daha önce hiç dikkatimizi çekmemiş olan taş zeminli odanın ortasındaki tahta kapağı güçlükle açarak düzensiz basamaklardan aşağı indi.
Efendim Eusebius yavaş adımlarla bu kapağa ve kapağın açıldığı basamaklara yönelmişti ki, biraz önce yediği tokadın sarhoşluğundan kurtulan çırak önüne geçti ve iğrenç gözlerini üzerimizden ayırmadan, bedenine yakışmayan bir kıvraklıkla kendini içeriye sokarak kapağı üzerine kapadı. Eusebius ve ben birbirimize bakarken metal bir tırkazın sertçe yuvasına giriş sesi duyuldu. Efendim yanıma yanaşarak kısık sesle “Manastırlara daha önce küçük çocukların kapatıldığını duymuştum ama onların yeraltındaki zindanlara kapatıldığını sanmıyordum. Sübyancı keşişler! Böyle şeylerin olmasına izin veren Tanrı’ya tahammül edemiyorum” dedi. Bunun üzerine biraz önce sadece bir kez haykıran ses yeniden duyuldu. Hem de ne bağırma… Ses ensemizden içeri işleyip ikimizi de titretmişti. Aralıksız bağıran sese birazdan sert tokat sesleri de eşlik etmeye başladı. Aşağıda her ne oluyorsa çığırından çıkmış olmalıydı çünkü tüm bu bilinmeze artık delicesine bağırıp çağıran, sapık kahkahalar atan çırağın sesi de karışmıştı. Duyduğumuz sesler ikimizin de kafasında aynı görüntüleri çiziyordu. Evet, Theliptos aşağıdaki çocuğu çılgınca dövüyor ve bundan zevk alan o meşum yaratık da kahkahalar atıyordu. Bir süre devam eden bu gürültüye çırağın yediği tokatlarda karışıyordu. O iğrenç kahkahaları yediği şamarların etkisiyle anlık olarak kesiliyor ancak onu susturmak yerine daha delirtiyordu.
Eusebius’un yanına sokularak “Efendim artık gidelim isterseniz” dedim. Girdiği şok ve ne yapacağını bilmez haliyle yüzüme bakmaya başlamıştı. Korkuyordum ve korkum bana utançtan daha çekilmez geliyordu. Eusebius’un aklını yerine getirmek istercesine “Hadi Efendim Eusebius, isterseniz şuradan birkaç İncil örneği alıp kaçalım, hadi!” bunları söylerken sesler kesilmiş ve bizim korkulu bekleyişimiz başlamıştı. O anın sessizliği kulaklarımızı yırtarken ve efendimle ben pürdikkat odanın ortasındaki kapağa yönelmişken arkamızdan, salonun girişinden gelen ve bir ok gibi bedenimize saplanarak bizleri korkudan bembeyaz eden bir ses geldi. Döndüğümüzde yıkanmış, ıslak ellerinin eklem yerlerine kan toplanmış Theliptos’u karşımız da bulunca beynimin başımı parçalayarak dışarı çıkacağını sandım. Adam bizleri sakinleştirmek istercesine, “İçine şeytanın girdiği bir çocuk, ailesi bizden yardım istedi ve onu aşağıya zindanlarımıza kapattık. Bu tatsız durum için özür dilerim” dedi ve devam etti; “Eusebius size incilin ilk kopyalarından vereceğim affınıza sığınmak için. Gerçekten çok üzgünüm. Tanrı bazı çocuklarımızın tıynetine iblisi sokuyor. Hem ona hem bize ders olsun diye. Mütecaviz bir şeytan yavrumuzun içine giren. Affedin.”
Adam sözünü bitirdiği anda salonun ortasındaki kapağın sürgüsü tıkırdadı. Bunun üzerine kütüphanecinin gözleri yuvalarına zor sığar olmuştu. Kulaklarından girip, gözlerinden fırlayan endişe olan ses, şimdi de ayaklarını harekete geçirmişti. Kapak açılmasın diye üzerine çıkan adam, yaptığı hareketi kaygıyla izah etmeye çalışıyordu; “Çıkarsa bize saldırır.”
Bizdeki sessizliği efendim bozmuştu. Tehditkar bir tonla, “Hemen o kapağın üstünden in seni pis sübyancı!” diye seslendi kapak üzerinde duran adama. Kütüphanecinin cevabı endişesini bastırmayı bilen bir sakinlikle geldi; “Kardeşim sandığın gibi değil. Şimdi lütfen gidin buradan size beş tane İncil aslı ve her hafta bir kopyasını gönderirim. İnanın bildiğiniz gibi değil”
İşte bu anda Eusebius hiç ummadığım bir hareket yaptı. Yanında durduğu raflarından birinden kaptığı parşömeni adamın kafasına indirdi. Tirşenin sarılı olduğu gül ağacı ve tokmağa benzer başları adamın kafasında onlarca kere patladı. Nihayet Efendim sakinleşince ve ben sindiğim köşeden çıktığımda kütüphanecinin sağ şakağı ve sağ göz yuvasının tamamen göçtüğünü ve paramparça olmuş kemik parçalarının beyine saplandığını görebildim. Öyle kötü bir koku ortaya çıkmıştı ki, cesedin yanı başındaki efendim aralıksız kusuyordu.
Kütüphanecinin sol bacağının üstünde olduğu kapaktan gelen tıkırtılar üzerine efendim bacağı kaldırmamı işaret etti. O da kapağı kaldırmak için doğruldu. Sürüklediğim adamın ardından açılan kapaktan hayatımda görmediğim ve görecek olduğumu sanmadığım bir şey çıktı. Bu derisi tamamen yüzülmüş bir kız çocuğuydu. Akıttığı kana ve hala hayatta olduğuna bakılırsa çok da önce olmuş bir şey değildi. Salona çıktı ve bize göz ucuyla baktıktan sonra yere yığıldı. Hemen yanına gelen efendim onun için bir şeyler yapmaya çabalasa da yararsızdı. Kız ölmüştü.
Eusebius ve ben tüm bu olanları idrak etmeye çalışsak da başarılı olamıyorduk. Her şey bir kâbus gibiydi. Tam kendimi bunların bir rüya olduğuna inandırmaya çabalıyordum ki bunun sağlamasını yapmak için gelmiş gibi görünen çırak açık kapaktan usulca yukarıya çıktı. Kütüphanecinin kafasını parçaladığı papirüsü eline alan Eusebius, çırağa doğru yönelmişti ki, çırak elini kaldırarak ve biraz önce yediği dayak yüzünden içindeki dişlerden boşalan ağzını açtı ve zorlukla konuştu. “Efendim gelin… Çocuklar aşağıda efendim. Ben yapmadım.”
Eusebius ve ben pek güvenmesek de çırağı takip ettik. İçine girdiğimiz karanlık delikte el yordamıyla ilerlerken çok ileride kandillerin titreyen ışıklarıyla aydınlanan bir yere açılan bir kapı gördük. Bir yandan koşarcasına oraya ulaşmaya çabalıyor bir yandan da, çırağın zırvalıklarını dinliyorduk. “Ben masumum efendim, ben yapmadım. Her şeyi kütüphaneci efendim yaptı. O kötü biri. Kendine Kutsal Baba’mızı değil İblis’i Tanrı yapmış”
Nihayet dehlizin sonuna geldiğimizde bizleri berbat bir kan ve leş kokusu karşıladı. Dehlizin açıldığı yerse pis kokunun aklımızda büyüttüğünden çok daha fazlasını barındırıyordu. Bir mağara içindeydik ve bu mağara zindanlarla doluydu. Raflar kavanozlarla doluydu ve bu kavanozlarda toprak ve kan vardı. Ancak en kötüsü bunlar değildi. İçeri girene yaşıyor olmayı tiksindiren şeylerdi bunlar. Bu yüzden tepkilerimiz insancıl olmuyordu.
Ayaklarından asılarak sarkıtılmış ve derisi yüzülerek göğsü paramparça edilerek neredeyse kalbi sarkan dört küçük kız cesedi altlarındaki koca kazanı kanla dolduruyordu. Çocukların çenelerinden geçirdiği ipi ayaklarına bağlayarak gerdirdiğinden cesetlerde hiç kan kalmamıştı. Efendim ardımızdaki duvarı bana gösterdiğinde tüm bu sapıklığın sebebi karşımızda duruyordu. Gerilmiş ve belki de onlarca çocuğun derisinden yapılmış bir perdede Pers dilinde bir şeyler yazıyordu. Çırak yine konuşmaya başladı, “Kütüphaneci İblis tanrısına kurban ettiği çocuklardan sanat yaptığını söylüyordu. Bu yüzden onu sağ kolu yapacakmış. Ben yapmadım hepsini o yaptı, yazısını bile kanla yaptı. Ben yapmadım efendilerim.”
Eusebius çok iyi bildiği Pers dilinde insan derisinden yapılmış perdede yazanları okumaya başladığında mağarada soğuk rüzgârlar esti;
Bakirelerin pak kanıyla yıkanan Ahriman; Ahura Mazda’nın üç bin yılı geçince Ve yer kürenin merkezi olan bu şehrin Dehlizlerinde yeniden doğunca temsilcin insan, Yiten canların, akan kanların ve bütün feryadın Anlaşılacaktır, olduğu senin serin yastığın.
Bin yılın kaldı, sıcak kanla sulanacak! Ve kuzgunların, gözleri bu dünyaya kapanıp Sana açılmış ölü bakirelerine kanat çırpacak. Bin yılı kaldı inmesine gökyüzünün Bin yıl sonra bitecek esareti kötünün.
Bütün Arkonlar toplanacak o zaman Kutsal şehrin gizli dehlizlerinde, İşte o vakit duracak akan kan Ve biliyoruz ki vericidir uyanan.
O zaman helal olsun akan kan!
Bakirelerin bizi dinliyor Hamuşa’dan Onlar için merhamet et Çünkü onlardır seni yaşatan…
Eusebius beni kolumdan tutarak koşa koşa kütüphanenin salonuna, oradan da geldiğimiz küçük tekneye kadar bayır aşağı koşturdu. Ardımızda bıraktığımız adadan tekrar gelmemek üzere ayrıldık. Bir yandan küreklere asılan adam, bir yandan da “Bu ülkeyi terk etmeliyiz” diye bağırıyordu.
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/10/2007 - On Yedinci Kule
Yukarıya doğru uzayıp giden tohum raflarıyla çevrili, fermantasyon salonunun iç yakan o ekşi kokusunu tiksinerek soluyorduk. Bir tavan arayan gözlerimizin gördüğü en uzak şey koca raflara tırmanıp, tohumlar üzerindeki çürükçül, bakteri ve protozoaları eşit miktarda dağıtmaya çalışan işçiler oluyordu. Gözlerimizin yetmediği yükseklerde kayboldukları karanlığa dalıp gittiğimizi gören bir ustamız sanki düşünmemizi engellemeye çalışırcasına, o yapay sesiyle; “Haydi, küçükler, söyleyin bakalım, ustalarınız tırmandıkları raflarda ne yapıyor?” diye sordu. Bunun yanıtı hiç zor değildi ve elbette hepimizin bildiği bir şeydi. Hep bir ağızdan cevabı verirken sesimiz ve üzerimizdeki bıkkınlık rafların etkisiyle neredeyse bize dönemeyecek kadar dağıldı; “Kolonimiz ve on yedinci kulenin yemek ihtiyacını karşılamak için tohumları mantarlıyorlar efendimiz, gelecek kulelerin dibinde yatıyor efendimiz”
Rutin bölümler gezimiz üst katlardan aşağıya doğru devam ediyordu. Tohum salonlarından sonra sırada bizden bile küçük olup henüz koğuşlara verilmemiş ufaklıkların beslendiği yuvalardaydı. Bizim gezdirildiğimiz vakitlerde uykularından uyanmış ya da uyandırılmış olan bu bacaksızlar kendilerine verilen özsuyu emerken bile yaramazlıklarına devam ederdi. Elbette sırayı bozup onlarla uzaktan oyun oynayanları gören hemşireler de hemen devreye girip, “Kulemizin anneleri ne yapıyor çocuklar” diye sorardı. Cevabımızdaki bitkin ses tonunun sebebi kesinlikle yorgunluk olmazdı; “Eskiden bizleri besledikleri gibi bebeklerimizi beslemek, onları kuvvetlendirmek efendimiz, gelecek kulelerin dibinde yatıyor efendimiz”
Nihayet son durak olan Zelkabhum ustanın salonuna geldiğimizde yüzlerimizdeki bıkkınlık yerini sevince bırakmıştı. Bunun sebebi sadece her gün ikram ettiği kar suyu ve taze tohum değil bizlere ilahi, şarkı söylemesi ve en önemlisi dış dünyayı anlatmasıydı. Her gün bizden önce gelen yirmi sekizinci koğuşun çocuklarını uğurlarken bizleri yani elli dördüncü koğuşu içeriye davet eden Zelkabhum usta sivri çenesine inen seyrek sakalları ardında beliren gülücükle karşımızdaydı.
Herkes yerine geçtikten sonra Zelkabhum ustamız; “Hadi sormaya başlayın” dedi. O bizlere diğer koğuşlardan daha farklı davranırdı. Her zaman elli dördüncü koğuşun özel olduğunu ve seçilmiş çocuklar olduğumuzu söylerdi. Bunun sebebi olarak diğerlerinden daha zeki ve meraklı olmamızı gösterirdi. İlk soruyu her zamanki gibi Dazus sormuştu, “Efendimiz bizim kulemiz yani on yedinci kulenin boyu ne kadardır?” Zelkabhum sanki bu soruyu daha önce hiç cevaplamamış gibi, “Şaşıracaksın ama binlerce Dazus’u üst üste koysan bile on yedinci kulenin yarısı kadar etmez” dedi. Elbette bu aptal çocuk ikinci salak sorusunu da soracaktı, “Peki efendimiz diğer kulelere eskiden köprülerimizin olduğu doğru mu?” Zelkabhum ustamız gizlemeye çalıştığı sabırla, “Sen çok akıllı bir çocuksun Dazus, bunları bilmen hayret verici. Evet, doğru eskiden metal yollarla bağlıydı birbirine kuleler. Hem de yirmi dördü birden. Ancak daha sonra alçak devler gelip aldı köprülerimizi. Gürültülü hayvanlarının kuyruklarını daldırdılar yeryüzüne ve alt üst ettiler topraklarımızı. İşte bu yüzden yavrularım bizler kulemizden dışarı çıkamıyoruz. Ben sizler kadar küçükken, arkadaşlarımla toprak üzerinden kulelere gider hatta uzun süreler o kulelerde kalırdık. Fakat şimdi en yakınını bile görmeyeli yıllar oldu. Heyecanla yerimden fırlayarak, “Siz küçükken koğuşlar yok muydu? Çocuklar özgür müydü?” diye sordum. Her gün aynı şeyleri anlattığı halde, kendini keyifle dinleten Zelkabhum ustadan bunları ilk defa duyuyordum. Soruma cevap verirken ilk kez anlattığı çocukluğundan kopup gelen bir gülücükle renklendi yüzü, “Koğuşlar vardı, fakat sadece uyumak için. Küçükler büyüyüp gelişene kadar asker görmezdi. Hatta bizler gibi ustalar ya da hemşirelerle ilk tanışmanız bile ergenliğinizi bulurdu. Sizler şanssız bir nesilsiniz. Bütün gün kuleleri ve ırkımızı ayakta tutan bölümleri gezdiriliyor ve koğuşlara kapatılıyorsunuz. Elinize oyun diye verdikleri şeylerle avutuluyorsunuz. Ancak bunda sorumlu bizler değil, o görgüsüz ve cahil devlerdir.”
“Eskiden kulenin dibinde kocaman bir giriş vardı. Şimdi o girişteki karmaşayı düşünüyorum da sadece izlemek bile keyifli vakit geçirmemizi sağlayabilirdi. Düzenin aksamadan işlemesi için çocuklar, tüm bunlar şart.” diyen Zelkabhum usta sözlerini bitirdikten sonra neşeli bir ilahi okumaya başladı. Eşlik etmemize rağmen hepimizin aklında içinde rahatça gezilebilecek bir kule fikrinin olduğu, dalan gözlerimizi yavaş yavaş matlaşan halinden belli oluyordu.
Gitme zamanımız geldiğinde Zelkabhum usta bizlere, “Unutmayın yavrularım, sürekli dua edin. Toprak anamızdan, bizlere güç vermesini dileyin” dedi. Bizler çıkarken kapıda on birinci koğuş sırada bekliyordu. O an nerden ve nasıl geldiğini anlayamadığım bir çılgınlıkla refakatçimizden sıyrılarak on birinci koğuşla birlikte tekrar Zelkabhum’un salonuna daldım. Yaptığım öyle büyük bir delilikti ki hayatımda ilk defa koğuşumdan ayrılmanın güvensizliğini titreyerek hissetmiştim. Sırayla içeriye ilerleyen koğuşun refakatçisi beni görürse kıyamet kopardı. Bu yüzden gayet dikkatli biçimde kendimi Zelkabhum’un papatya ve zambak ballarını koyduğu rafların ardına attım. Uzandığım yerden ne yaptığımı düşünmeye başlamıştım ki Zelkabhum ustanın sesi kulaklarıma yankılanarak ilişti; “Benim güzel yavrularım, ilahi mi okuyalım, yoksa bana soru mu soracaksınız?”
Onun diğer koğuşlara böyle sevecen olduğunu daha önce hiç düşünmemiştim. Bu küçük şaşkınlık içine kendimi düşüncesizce attığım hareketimin sonuçlarını bana unutturmuş gibiydi. Çocuklardan biri söz alarak; “Ustamız benim bir sorum vardı, geçen gün anlattığınız devler için, ‘Bizim kulelerimizden bile uzun boylular’ demiştiniz. Onlar düşmanımızsa neden kuleleri tamamen yok etmiyor” diye sordu. Zelkabhum, gülerek söz başladı; “İşte sizin bu yüzden kulenin en zeki koğuşu olduğunuzu söylüyorum. Şimdi bu zekânızı besleyecek kültürü vermeli sanırım size”
Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Demek ki Zelkabhum bize yalan söyledi. Bizi kandırdı. Bütün koğuşlara ayrı ayrı aynı şeyi söylüyordu. Bütün kuleyi kandırıyordu. Onun “en zeki sizin koğuş” yalanıyla uyutuluyorduk. Belki de bunu disiplini sağlamak amacıyla yapıyordu. Bizlere “en zeki” olduğumuza inandırarak, problem çıkartmamızı engelliyordu. Hiç çabalamadan çıkarıldığımız dahilik statüsü ise bir köle gibi sabit durmamızı sağlıyordu. Eriştiğimize inandırıldığımız şey bizi köle ediyordu. Sahiplendiğimiz ve sahipliği yüzünden uyutulduğumuz, ayırt edici özellik sadece kölelikmiş.
Yatıp uzandığım yerden kızgınlıktan köpürürken Zelkabhum’un sesi kulağıma yeniden geldi. “Evet, çocuklar, devler kulelere dokunamıyor çünkü toprak ananın göğsüne dikilmiş bu yapıların altından onun gazabı çıkar diye korkuyorlar”
Bunları duymamla içimde bir küfür etme fırtınası kopuverdi. Toprak anaya, Zelkabhum’a, kulelere, devlere hatta hayvanlarına… Bu çok ayıp ve terbiyesizce bir davranıştı. Koğuşumuzdaki kimseye yakışmazdı. Ama görgü kurallarını bize öğretenlerin yalancı olduğunu düşününce içimden dışarıya gürültü olarak fırlayabilecek küfürleri, sessizce koğuşlara da sıçratmanın kötü bir şey olmayacağını düşündürmüştü.
Gün boyu yattığım yerden, gelen koğuşlara söylenen yalanları dinledim. Ustalarıyla konuşan çocukların onlara söylenenler yüzünden kendilerini kasarak konuşmalarını dinledim. Bizim koğuşumuz üzerine gelen dördüncüsüyle de kolaylıkla dışarı çıktım. Fakat kendi koğuşuma gitmem epey zahmetli oldu. Önce seksen üçüncü koğuşla tekrar yuvalara, oradan yirminci koğuşla tohum salonlarına ve oradan da numarasını anlayamadığım bir grupla ellili ve altmışlı numaralı koğuşların bulunduğu katlara indim. Fakat koğuş önünde refakatçimizi burnundan solur halde görünce gizli gizli buraya gelme çabamın anlamsızlığını anladım. Koğuştan ayrıldığım çoktan ortaya çıkmıştı. Neyse ki “kayboldum” yalanı çok kurcalanmamış ve geri dönebilmiştim.
Benim “kayboldum” yalanıma inanmayan diğerleri, refakatçimiz koğuşu terk ettiğinde hemen başıma üşüştüler. Onların gözlerinde merak, benimkilerde kandırılmış olmanın sağa sola saldırtan hali vardı. İçimden etrafa zarar vermek, bitki liflerinden örülerek yapılmış zemini kemirmek, oynamamız için getirilen kumu dağıtmak geliyordu. Şiddetle bastırılabilecek bu hırs ateşinin, daha etkin söndürücüsü, aslında üzerime değiyordu. Etrafımı saran koğuşun meraklı bakışlarını benimkilere benzetmek içimi ferahlatabilirdi. Öyle de yaptım. Tüm gördüklerimi ve duyduklarımı onlara anlattım. Uyuma vakti gelene kadar aramızda bunu tartıştık. İkiye bölünmüştük. Bazıları bunun saçmalık olduğunu, benim tüm bunları uydurduğumu düşünürken, içinde benim de bulunduğum grup kandırıldığımızı, devlerin ve toprak ananın olmadığını öne sürmüştü. Nihayet refakatçi ustamızın uyku saatini hatırlatmaya gelmesinden hemen önce karara vardık. Uyumayacak buradan dışarı çıkıp her şeyi kendi gözlerimizle görecektik.
Aramızda dört kişi bu göreve talip olmuştu. Ben, Zirgliai, Daudzam ve benim yalan söylediğimi iddia eden Dazus dışarı çıkacaktık. Bu çıkış için izleyeceğimiz yol koğuşun içinde olduğundan kimseye yakalanma riskimiz yoktu. Kuledeki birçok yer gibi buranın da düz bir tavanı değil, yukarıya doğru giderek incelen yarığı vardı. Kısa bir süre önce bu yarığın ince tarafından içeriye su sızmaya başlayınca, kalafatlamak için gelen ustalarımız buranın dışarıya açıldığını ve ne olursa olsun oraya tırmanmamamız gerektiğini söylemişlerdi. Hem de bizleri, kocaman hortumuyla avını yutan hayali yaratıklarla korkutmuşlardı. Ne saçmalık…
Zirgliai ve Daudzam ne kadar iyi bir tırmanıcıysa, Dazus ve ben de o kadar beceriksizdik. Henüz yeni tırmanmaya başlamamıza rağmen zorlanıyorduk. Ancak duvarların daralarak ufacık bir yarığa dönüştüğü uca geldiğimizde esas zor olanın kalafat malzemesinin sökülmesi olduğunu gördük. Bal, reçine ve artık yumurta kabuklarından yapılan malzeme neredeyse tamamen donmuştu. Göz göze geldiğim Dazus’dan hiç beklemediğim bir hareketle, dolgu malzemesini ısırması beni şok etmişti. Kalafat malzemesini dişliyor ve tükürüyordu. Birkaç kez bunu tekrarladıktan sonra, şaşkınlıkla onu izleyen bize dönerek, “İşe yarıyor, ama acele edelim. Katmanın ilerisi hala yumuşak… Hızlı davranırsak havayla temas edip donmasını engelleyebiliriz” dedi.
Delirmişçesine dolguya saldıran bizleri aşağıdan izleyenler katıla katıla gülüyordu. Aşağı attığımız dolgu parçalarını temizlemekten de geri durmuyorlardı.
İşe başlayalı epey zaman olmuştu. Çenelerimizi dinlendirmek için ara verdiğimizde incelen saydam tabakanın ardından lacivert bir ışık geliyordu. Aramızda bu lacivert ışığın giderek açık bir tona, hatta kızıllığa döndüğü tartışmasının yanı sıra yaptığımızı ustalarımıza nasıl izah edeceğimizi de konuşuyorduk. Aslında bunda düşünülecek bir taraf da yoktu zaten. Açtığımız deliğin etrafındaki diş izlerini yok edersek sorun kalmazdı. Malzemenin bozulduğu akla gelebilirdi.
Yeniden işe giriştiğimizde ana malzemesi reçine olan karışımın yeniden sertleştiğinin farkına vardık. Bu çok yakında delikten dışarı çıkabileceğimiz anlamına geliyordu. Fakat dışarıda bizleri neyin karşılayacağından habersiz olduğumuzdan bunun için sevinemiyorduk. Bedenimiz uzun zamandır harcadığı enerji yüzünden epey güçsüz düşmüştü. Ancak son darbeyi nihayet vurabilmiş ve son parçayı dışarıya itmiştik. Deliğin açılmasıyla içeriye serin bir hava akımı girmişti. Dördümüz de donakalmış, aşağıdakilerin yutkunmaları ardından içimizden birinin başını dışarıya çıkarmasını bekliyorduk.
Usul usul deliğe yanaştım ve başımı ilk ben çıkardım. Gördüklerim şaşkınlıktan beni deliye çevirdi. Dışarının bir kubbesi yoktu ya da bu kubbe çok genişti. Ayrıca her şey kendi renkli ışığını yayıyordu. Toprak dedikleri şeyle kaplı değildi yeryüzü. Her yer alabildiğine sarı otlarla kaplıydı. Başımı sağa doğru çevirdiğimde çok uzaklarda yakılmış devasa bir ateşin ucunu gördüm. Öyle ki ısısı ve ışığı buralara kadar vuruyordu. Giderek renkleri daha açık tonlara bürünen dışarıyı merak eden arkamdakiler kenara çekilmemi söyleyince, kulenin dış duvarlarında bulduğum bir kuytuya yerleşerek onlara müsaade ettim. Kulenin dışı da içiyle aynı malzemedendi. İçinde olduğum kuytudan biraz sarkınca diğer kuleler de görünüyordu. Kimisi eğilmiş, kimisi devrilmiş kuleler görünce Zelkabhum’un haklı olabileceğini düşünsem de, şu an için her şey çok güzeldi. Haklıydım. Devler ve yaratıkları yoktu işte. Sağ tarafta gördüğüm ateş giderek büyüyor ve büründüğü kızıl bir yarım daire halinden yeryüzünden kopan bir ateş topuna dönüşüyordu. Bu bizi korkutmuştu. Acaba buna biz mi sebep olmuştuk endişeleri duyarken, yukarıdan bir feryat kopuverdi. Kulenin dik dış duvarlarından hızla ve korkusuzca inen bir askerdi bu.
Bağıra çağıra inen asker yolu yarılamıştı ki, onun korkusuyla titremeye başlayan bizleri şok eden bir şey oldu. İleride, uzun otların arasından bizim kulemizde bile uzun boylu ve bizim kulemizi enlemesine elli defa içine alabilecek bir yaratık çıktı. Hayır hayır! Elli değil iki yüz elli! İncecik bir beli vardı ve arka tarafını kıvraklıkla oynatabiliyordu. Ayrıca arka tarafında başka yaratıklar taşıyordu.
Yukarıdan bağıra çağıra gelen asker bu devasa yaratığı görünce sunturlu bir küfür savurdu ve yanımıza geldiğinde, kızmak yerine, çıktığımız yarığa geriye soktu bizi. Başta asker olmak üzere hepimiz şok içindeydik. Dazus bana dönmüş “Hani hepsi palavraydı, hani Zelkabhum Ustamız yalancıydı?” diye homurdanıyordu. Bunun üzerine Zirgliai Dazus’un ensesine şaplağa patlatıverdi; “Seni sersem yaratık, kimin haklı olup olmadığı mı mühim şimdi?” diye sordu ve bizim açtığımız yarığa girip tir tir titreyen askeri göstererek, “Galiba biz olacakların farkında değiliz. Halimize bak” dedi.
Evet, korkmuyorduk. Çünkü şu an çok ileride olan yaratığın devasa homurdanması henüz toprağı titretmiyordu. Yavaş yavaş bir gürültüyle beraber büyüyen titreşimler artık tamamen hissedildiğinde yaratık yakınımızdaydı. Yönünü en baştaki kuleye doğru çeviren mahlûk yeri sarsan ve kulaklarımızı sağır eden homurtusunu kestiğinde ortalığa büyük bir sessizlik yayıldı. Bu devasa yaratığın önü kırmızı arka tarafı maviydi. Üzerinde ilginç işaretler vardı. Toparlak ayakları çeşitli boylarda olan bu şeyin arka tarafında taşıdıkları ise devlerdi. O ne hain bakışlardı gözlerindeki…
Sırtından inenler ilk kulenin başına toplanmıştı. Kırmızı ön tarafına kurulmuş ve devlerin önderine benzeyen kişiyi dinliyorlardı. Çok geçmemişti ki, ilk kuleye saldırdılar. Bu vahşi manzara karşısında hepimiz donup kalmıştık. Ancak soğukkanlılığını koruyan en fazla bizlerdik ki yanımızdaki asker hüngür hüngür ağlıyordu. Devlerin güçleri yetmeyince koca hayvanlarının arka tarafından aletlerini getirdiler. Bunlar ilkel kazma ve küreklere benziyordu. Zaten bu cahil yaratıkların daha ilerisini kullanmasına şaşardım.
Sökmeye çalıştıkları ilk kulede kimse yaşamazdı. Daha sonra dağıldılar ve her bir dev tek başına kulelere saldırdı. Hemen yanı başımızdaki kuleye yanaşan dev o iri ayaklarıyla kuleye bir tekme attı. Öyle güçlüydüler ki, toprak anamızın, yeryüzünü çiğneyen yaratıklar arasında yaptığı bu güç farklılıklarının ne kadar adaletsiz olduğunu düşündüm ve ona kızdım. Dev ikinci tekmesinde yanımızdaki kuleyi yerle bir etmişti. Bu kuleden ve diğerlerinden feryatlar yükseliyordu. Yıkılanların dibinde yumurtalarımız ve larvalarımız kaynıyordu. Kaçışmaya çalışan, bir tane yumurta ya da larva kurtarmaya çalışan kardeşlerimiz yuvasız kalacaktı. Ve bizlerin de aynı sonu yaşayacağımız apaçık ortadaydı.
Yıktığı kuleyi omuzlayıp hayvanının arkasına götüren devin ardından başka bir dev göründü. Hedefi bizim kulemizdi. Tam karşımızda duran devle göz göze gelmiştik berbat sonumuzu düşünmek yerine, sonumuzu hazırlayanın ağzından sarkan ve ucundan duman çıkan şey dikkatimi çekmişti. Ancak dev onu incelememe fırsat vermeden koca ayaklarıyla kulemize bir tekme vurmuştu. Bizi yuvamızdan koparan bu darbesi yere düşmemize sebep oldu.
O yükseklikten düşüp hala yaşadığımıza inanamıyorum. Diğerlerini göremiyordum ama ağlayışlarını duyabiliyordum. Toprak öyle yumuşak ve sıcaktı ki, onun üzerinde bir gün yaşamak için kulede geçmiş bir ömrü verebilirdim. Devin ikinci tekmesiyle kütürdeyerek yıkılan kule dibinde larvalar ve yumurtalar fırladı. Herkes bir larva kurtarmak mücadelesindeyken ben uzaklara kaçmaya başladım. Ardıma bakmadan koşabildiğim kadar koştum. Döndüğümde kule diplerinden fışkıran ve bize geleceğimizmiş gibi inandırılan larva tepelerinden çığlıklar yükseliyordu. Gelecek kulelerin dibinde yatıyormuş. Hah gülerim ben buna. Gelecek benim ayaklarım dibinde. Gelecek özgürlüğe uyanmış bir karıncanın ayakları dibinde artık…
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/10/2007 - Hayat Ağacına Tüneyen Kuş
Ma kervanı başı Po-wang Hou,
Teslim ettiğimiz bu belge beyim Ch’en Tzun, saltanat devrinin dokuzuncu senesinin beşinci ayında, Kung-feng-kuan görevinde olan ben ile Tien-ch’ien Ch’eng-chıh görevinde olan Wang Hsün’ün, Prenses Lu-lu Jen’in sırtında çıkmaya başlayıp bedeninin her tarafına dağılan içi irin dolu kara lekeleri tedavi edip iyileştirmesi umuduyla aradığımız kutsal kuşun akıbeti hakkındaki bilgilerimizi içermektedir. Bir fermandan çok daha mühim olan ve kafilenizin dürüst tüccarlarına emanet ettiğimiz bu mektup sağ salim Cou beyine iletilir, kendisini ve prensesimizi alakadar eden bilgiler zamanında ulaştırılırsa kervanlarınızdan üç yıl süreyle vergi alınmayacağını taahhüt ederim. Aksi takdirde Lıu-k’o çölünü geniş ayak tabanları olmadan geçemeyeceğiniz develerinizin kalçaları kırılır ve sizler de diri diri derinliği üç ch’ıh olan kuma batarsınız.
Efendisinin sadık kulu Liu Xiang…
Yaşayanlar arasında atamız Vu Vang’a en yakın kanı taşıyan ve savaşçı kralların en asili olan kudretli beyim Ch’en Tzun,
Prenses Lu-lu Jen’in hastalığından duyduğunuz keder yüzünden sizin de yorgun düştüğünüz, barbarların köylerimizi yağmaladığı o zamanlarda elimize esir olarak geçen Pa-ye-ku süvarisinin anlattığı gizemli kuşa dair mektubumu, maalesef onu bulmak için yola çıkışımızdaki umutla yazamıyorum. Prensesimizi gözyaşlarıyla iyileştirecek bu kuşu bulmak için geçtiğimiz yollar ve gördüğümüz yabancılara rağmen yolculuğun yeni başladığını söyleyebilirim. Umudumuzu sürdürmekten başka şansımız yok. Yine de kedere kapılmadan önce Ta-shıh’ların Karneyn ya da Zülkarneyn dedikleri bir bilginin bizlere anlattıklarını dinlemelisiniz. Fakat önce yolculuğumuzdan bahsetmeliyim.
Hsia-chou’dan başlayan yolculuğumuzun daha başında, Sarı Koyun Düzlüğünde susuzluk ve açlıkla karşılaştık. Bu durum P’o-ssu topraklarına ulaşana kadar sürdü ki şimdi ağırlığımız elli beş chin’i geçmez. Beyliğimizin komşu kabile ve devletleri tarafından cömertçe ağırlansak da yaşanan büyük kıtlık yüzünden zaman zaman zor durumlarla karşılaştığımızı söylemek isterim. Yine de yolculuğumuzun doğası gereği, içlerine girdiğimiz kültürlerin zengin yemeklerinden tattığımı da söylemeden edemeyeceğim. Bizlere yabancı olan dünyanın Sarı nehrin ardında olduğu söyleyebilirim. Keçi derisinden tulumlar ve bizleri kıyıdan çeken develerin yardımı olmaksızın geçemeyeceğimiz bu nehrin ardında beş hububatın olmadığı topraklara girdik. Yetişen tek şey kumun içinde büyüyen ve afyon yahut darıya benzeyen bir bitkiydi. Ta-tan’ların tung-ch’iang dedikleri ve mavi siyah renklerde olan bu bitki seyahatimiz boyunca çıkınımızdan eksik olmadı.
Kimsenin yaşamadığı Lou-tzu dağından sabah güneşini arkamıza alıp akşama kadar onu kovalayarak indik. Bu dağın yamaçlarında Fan barbarları etrafımızı çevirdi ve onlara haraç vermek zorunda kaldık. Ancak bunun karşılığında bizleri Ch’i-tan sınırına bırakmalarını istedik. Barbarlar bizi sınıra götürürken bir Ta-tan kervanını yağmaladı ve bizleri onlara bıraktı. Bu kervanın sahibi Ta-kan Yü-yüeh Wang-tzu kabilesiydi. Bizlere çok iyi davranıp, prensesimizin hastalığına üzüldüler ve seyahatimizin istikameti konusundan yardım ettiler. Sizinle de anlaştığımız gibi dünyanın en batısına kadar gidip sihirli kuşu bulmamız gerekirdi. Ancak kervandan ihtiyarların Karneyn adlı bir savaşçının da aynı kuşu yıllardan beri aradığını, hem de bu kişinin dünyanın en batısından en doğusuna kadar her yeri dolaştığını, kuş hakkında en doğru bilgiyi ondan alabileceğimizi söylemeleri üzerine istikametimizde küçük bir değişiklik yapma kararına vardık. Barbarlar tarafından soyulsa da yolunu değiştirmeyen kervan bizi P’o-ssu topraklarına kadar götürüp, kurutulmuş ayı eti, bol bol kımız ve ihtiyaç durumunda kesip yememiz için bir kısrak da vermişti. Bu kişiler çok asillerdi çünkü Chiu-tzu Ta-tan’ları arasında en itibarlı olanlardı.
P’o-ssu topraklarında uzun bir aradan sonra beş hububatla karşılaşmıştık. Buranın toprakları yolculuğumuz boyunca gördüklerimize kıyasla çok daha verimliydi. Dağlardan çıkan nehirler kurulan küçük şehirleri çepeçevre sarıp sarmalar, tarlalarla meyve bahçelerini sular ve değirmenlerini işletirdi. Kadınlar tıpkı Kao-chang’ın dans eden kızları gibi başlarına yu-mao giyerdi. Buraların yerlileri uzun yaşardı. Yüz yaşını geçmiş ihtiyarlar yaptıkları heyet toplantılarında delikanlılar gibi kavga eder, tatlı karabuğday çuvallarını koşarcasına taşırlardı. Burada yetişen atlar da hem daha uzun ömürlü hem de çok daha iriydi. Öyle ki kuzey barbarlarının atları bile bunlar karşısında kedi, köpek gibi kalırdı. Bu hayvanlardan bir kısrak ve bir aygırı, elimizdeki beş p’i boyundaki ipeği ve altımızdaki üç cılız atı vererek satın aldık.
İşte bu güçlü atların sırtında, yerli halkın Karnülbakar dediği dağı aramaya koyulmuştuk. Çünkü Karneyn’in, fukara bir halkın topraklarını bozan, geçtikleri yere katran bırakan Gog ve Magog adlı kavimleri bu dağa hapsetmek için çabaladığı duymuştuk. Çevre vilayetlerden ve her kasabadan demircileri körükleriyle birlikte çağırtan Karneyn’i görmemiz böylece çok kolay olacaktı. Sırtımızda körüklerimiz ve kaba semere geçirdiğimiz çekiçlerimizle yola koyulmuştuk.
Bu yolculuk sırasında dolunayın ılık ışığının vurduğu, fosforluymuşçasına parlayan kayalardan oluşan topraklarda kaybolmuştuk. Gecenin ürettiği yabanıl sesler yüzünden atlarımız huzursuzlanmış, kısmen kontrolü kaybetmiştik ki, uzaklardan bir çalgının sesi ve ayın buz gibi ışığının titrek titrek yanan bir ateşin etrafında eridiğini gördük. İçimizi ısıtmaya yeten bu manzaraya doğru biz bir hamle yapmadan atlarımız usul usul yanaşmaya başlamıştı. Nihayet titreyen alevin yüzümüze rengini vurabileceği kadar yaklaştığımızda elindeki K’ung-hou’yu çalan bir adamla karşılaşmıştık. Ateşin önünde yerde yatan geyiğin karnından ince ince dilimler kesilmiş ve köze bastırılmıştı. Kapkara saçlarının arasından örgüler fırlayan adamın şakaklarından inen saçları ve çenesindeki sakalları öyle kızıldı ki dikkatsiz bir göz yansıyan ışık yüzünden bu bölgelerin alev alev yandığını sanabilirdi. Ancak bizler gibi bu yanılgıya düşen kişiler, adamın şarkısını bitirip başına kaldırmasıyla ortaya çıkan bakışlardaki yangını görünce her şeyi unutabilir, adeta dünyayı küçülmüş ve bu kızıl bakışların içlerine baktığını hissederek korkuya kapılmış olablirlerdi. Neyse ki adam bunun farkına varıp sevecen ses tonuyla, bakışlarını söndürüp karşısındaki yabancıları ürkütmeden selamlama ihsanına sahipti de ihtişamı karşısında pek dışarılıklı kalan kişilerin küçük dillerini yutmamasını sağlayabilmişti.
Şarkısı bitince, gözleri yükümüze ilişen adam çekiç ve körüklerimizi göstererek; “Geç kaldınız ustalar. Bozguncu kavimler çoktan yüzyıllarca mahsur kalacakları Karnülbakar’ın içlerine gönderildi.” Bizden bir cevap bulamayıp, gördüğü şaşkınlığımız karşısında daha açıklayıcı olarak devam etti; “Karnülbakar yani Muşaş dağı bu kavimlerin yurdu idi. Şu anda bulunduğumuz yer Karnülbakar’ın ötesinde, yüksek dağlarla çevrili bir ova. Bu ovaya ve batıya o dağdan açılan tek geçidin adı Daryal geçididir. Ama bir hafta önce 3000 demirci ve 3000 bakırcının yaptığı devasa bir kapı o geçidi açılmamak üzere kapadı. Sanırım siz yetişemediniz.” dedi.
Adam nazikçe köz içinden geyik eti çıkartıp bize verirken titreyen bir ses tonuyla “Acaba adınızı bize bağışlayabilir misiniz” diye sordum. Geyiğin taze etinden dilimleyip köze yerleştirmek için eğildiği sırada gülerek, “Ben İskender” dedi ve ekledi “güney çöllerinde Karneyn diye bilinirim”.
Gözlerimizi fal taşı gibi açtıran bu cevaba inanmak için kendimizi zorlasak da buna imkân veremiyorduk. Nasıl olur da koca hükümdar gecenin bir yarısı tek başına çobanlar gibi sapalarda geyik eti kemirir? Aklıma Ta-tan kervanından güngörmüşlerin sözleri geldi. Onun herkes gibi olmadığını, dağlarla konuştuğunu hatta Rafail adlı bir melekle dost olduğu söylemişlerdi. Biz adamın söylediklerinin gerçek olabilme ihtimali üzerine donmuş gözler ardından kafa patlatırken o tebessümünü dudaklarıyla her an giderek daralan bir yay çizerek pekiştiriyordu. Bunun üzerine “neden bu kadar şaşırdınız dostlarım. Körüklerinize bakılırsa zaten beni görüp, emrim üzerine demir eritmeye gelmiştiniz. Geç kaldınız fakat mühim değil, işimiz erken bile bitti. Ancak demir kapı bozguncu kavimleri sonsuza kadar tutamayacak” dedi.
Sanırım ona inanmaktan başka şansımız olmadığı için ve hareketlerindeki yücelik yüzünden inanmıştık. Hemen dizlerine atıldık ve derdimizi anlattık; “Efendimiz bağışlayın bizleri, bir demirci gibi çekicimiz ve örslerimizle geldik yanınıza ancak biz ne demirciyiz ne zanaatkâr. Bizler doğunun savaşçı krallarından Cou beyinin elçileri ve getireceği haberlere muhtaç olduğu, kişileriz. O koca hükümdar bizim gibisine muhtaç çünkü biricik prensesimiz çok hasta. İçi kara renkli irinlerle dolu yaraları bütün vücuduna yayıldı. Bu hastalığa hekimlerimiz çare bulamadı. Ne olduğunu bile bilemediler. Kendi beceriksizliklerini lanetlere yüklediler. Ama bir çarpışmada esir düşen Pa-ye-ku süvarisinin söylediğine göre bir kuş varmış. Bu kuşun tüyleri ışıklı ve gümüşlüymüş. Pa-ye-ku’lar bu kuşa Umay derler. Ancak çevre boylar Züzülö, Hüma, Kerkes ya da Karakuş diye çağırır. Hintliler Garuda, P’o-ssu topraklarını sahipleri de Simurg derler. Söyle hükümdarım, sen ki dünyayı doğudan batıya dolaşmış cengâversin, söyle bu kuşun yerini de, gözyaşından birkaç damla alıp hanımımıza götürelim, beyimizin kederini dindirelim”.
Karneyn donmuş kalmıştı. Öyle hareketsizdi ki yanan ateşin gözüne vuran ve gözünden yansıyan ışıltıları olmasa onu bir heykel bile sanabilirdik. Bir süre sessizliğin ardından titreyen ve ihtişamına gölge düşürecek bir sesle konuşmaya başladı; “Kardeşlerim size yardımcı olmak isterdim ancak bahsettiğiniz kuşun peşinde ömrünü harcayan ben bile onu bulamadım. Hem de en batıdan doğuya gitmeme rağmen… O ölümsüz, kendi küllerinden yeniden doğan kuşa benim de en az hanımınız kadar ihtiyacım var. Onu bulmam bana tanrı tarafından emredildi. Yine böyle bir sapada yaktığım ateşin yanı başında düşünürken Rafail isimli bir melek gelip bana o kuşu bulmamı, gözyaşlarını açık damarımdan içeri akıtmamı söyledi. Bunu yapmalıymışım çünkü az vaktim kalmış bu yaşam için. Halkımı ve diğer halkları doğru yola sokmak için bu kuşun bana vereceği uzun hayata ihtiyacım varmış. Ben ki delice dolaştım dünyayı, iki başlı devlerin yaşadığı buz adalarından, girişlerindeki ejderhaların güzel kızları hapsettiği mağaralara, köpek başlı insanlardan gog-mogoglara kadar her bir şeyi görmeme rağmen bir o kuşu bulamadım.”
Hepimizin yüzü düşünce Karneyn şunları söyledi, “Ama dostlarım vaktiniz varsa beni bir ay bekleyin. Babil kentindeki su sorununu çözmem lazım. Halkımı böyle başıboş bırakamam. Gog-magog’lardan sonra bu basitçe hallolacak bir sorun. Daha sonra beraber yola koyulur, Harmozia’dan gemilerle yeni kıtalara gideriz. Bu kuş sadece orada olabilir. Sir-Tarduşlardan bir şamanın dediğine göre çok uzaklarda Temir-terek denilen bir tüylü huş ağacı varmış. Bu ağaç dünyanın ortasında demirden bir dağda dururmuş. Yedi dalı yedi kıtayı temsil eden ağaç onların ilk insan dediği Er-Sogotoh ya da Yalnız İnsan’ın köşeleri gümüşlü, elli kapılı, kırk pencereli çatısı otuz kirişli evinin tepesindeymiş. Kökünden çıkan suyunu içen kutlu olur, mutluluk bulurmuş. İnsanın ilk atası da bu sudan içmiş ve hemen hayat bulmuş. Aradığımız kuş, onu bir kafesle alıkoymaya çalışan hükümdarın elinden kendi kendine yanarak kurtulmuş ve küllerinden yeniden doğmuş. Bunun üzerine çok uzaklara, ilk insanın büyük evinin çatısındaki ağacın tepesine tünemiş. Birkaç hafta sabrederseniz beraber yola koyuluruz. Hem ağacın dibindeki sudan da alır ve prensesinize götürürsünüz”.
Efendim Ch’en Tzun hanımımız için elimizden geleni yapacağız. Karneyn’in bu önerisini kabul ettik. Ancak bu sözleşmeden bir hafta sonra o öldü. Ancak bize yolculuk için bir kadırga, yirmi kürekçi, on deniz eri ve yığınla para verdi. Bu mektubun yazılmasının ardından yola koyulup dünyanın ortasındaki demir dağı bulacağız ve en kısa zamanda prensesimizi iyi edecek o kuşu ve Temir-terek ağacının hayat suyundan getireceğiz. Prensesimizin dayanmasını sağlayın efendimiz.
Sadık kulunuz Liu Xiang…
Kung-feng-kuan; imparatorun hizmetinde görevli, hadımağası Tien-ch’ien Ch’eng-chıh; imparatorun aile dostlarından memur 1 ch’ıh; 31,1 cm Pa-ye-ku; Tola ırmağının kuzeyinde yaşayan eski bir Türk boyu Ta-shıh; Çinlilerin Araplara verdiği isim. Hsia-chou; bugünkü Shen-hsi eyaletinin kuzey batısında, Çin Seddi’nin yanında yer alan eski bir şehir P’o-ssu; İran 1 Chin; 0,600 kg. Ta-tan; tatar yu-mao; Kao-chang’lı kızlara özgü kalpak, başörtüsü. 1 p’i; 12,44 metre K’ung-hou; bir tür kopuz.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/10/2007 - Keşif
Güneş, denize açılmak için haftalardan beri bekleyen kadırganın selametle yola çıkacak oluşunu müjdeler gibi Kartaca’ya göz kırpıyordu. Kaptan Carus dâhil herkes alt destekler dediğimiz güçlü halatları turnikeler yardımıyla pruvadan kıça germekle meşguldü. Bense turnikelerle oluşturulan bu yapay gerilimin kuvvetini ölçüyordum. Uzun zamandır beklediğimiz açık hava, yıldızlar ve ayla yarışan bulutların sabaha karşı dağılmasıyla yolculuğa çıkacak olmamız hepimizi fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Çünkü bu takım en son imparator Tiberius’un emriyle Phocaea’ya tam iki yıl önce sefere çıkmıştı. Elbette denize çıkıldı, kürek çekildi. Fakat bu sefer ki yola çıkışımız her zamanki devriye turları değildi. Bu kez Calpe şehrini geçerek büyük denize açılacaktık.
170 kürekçi, 14 deniz eri, 12 yelken görevlisi ve 5 subaydan oluşan mürettebat, ben gibi subayların ve yelken görevlilerinin çıraklarıyla birlikte 215’i buluyordu. Irkları birbirine uysa dinleri uymayan bu kalabalığın tek ortak noktası imparatorun emriyle yeni topraklar bulup, imparatorluğun sınırlarını, savaşların yanı sıra kolonileşmekle de genişletmek dışında başka bir şey değildi. Perslileri, Ermenileri, Etiyopyalıları, Mısırlıları, Yunanları, Gotları, Keltleri ve Asya kökenli bazı ırkları içinde barındıran mürettebatın dinleri de en az milletleri kadar çeşitliydi. Pagan, Zerdüşt, Yahudi ve Şamanlar bu kalabalığın dinlere mensup kısmı olsa da, yaşamak için dine ihtiyacı olmayanları geçemezlerdi. Tüm bu çeşitliliğe rağmen kadırgada çıkan kavgaların tek bir nedeni olurdu; kürek katlarındaki anlaşmazlık. Bu yüzden çıkan kavgalarda bir Perslinin başka Persliyi, ya da bir Yunanlının başka yunanlıyı öldürdüğü görülmemiş olay değildi. Kürekçilerin silah taşıması yasak olmasına rağmen 170 kişi arasındaki asayişi tam anlamıyla sağlamak pek mümkün olmuyordu. Zaten kavgalar birçok kez kanla ıslanan soğuk metalin insan etinde titreşmesinden değil, güçlü kollar arasında boğazlananların, öküzlerinkini andıran böğürmeleriyle son buluyordu. Tüm fiziksel gelişimini kürekler sayesinde omuzlarında, göğüslerinde ve kollarında ilerleten forsaların bunu yaparken pek zorluk çekmeyeceğini söylemeye sanırım gerek yok.
Kaptan Carus subayların en yetkilisi ve en yaşlısıydı. Ancak o da yıllarca kürek çektiği ve söylediğine göre bir Nordik olduğu için kendisinden 20, hatta 30 yaş daha genç olan bizlerle güreşe bile girebilirdi. Kaptan olmasına, emrinde 200’den fazla adamı olmasına rağmen, bir türlü yerinde durmaz çekilen halatlara, ağır yelken katlamalarına koşar dururdu. Kızıl saç ve sakallarıyla neredeyse aynı renkte olan toparlak yüzünde tanrılarınkine benzer huşu ve vakarı aynı anda hissettirebilen bu adam Roma donanmasının en iyi kaptanlarındandı. Denizci olmasına rağmen kendisine teklif edilen savaş bakanlığı teklifini, denizden uzaklaşacağını düşünerek kabul etmemişti. Tüm mürettebatın saygısını kazanmış bu adam hakkında kimsenin kötü bir şeyler söylediğini duymamıştım. Zaten içkiyi fazla kaçırınca Araplara ve Perslilere küfür etmek dışında bir aşırılığı da yoktu.
Ancak herkes subay Carus kadar sevilmezdi. Kürekçilerden sorumlu iki subay olan; Pertinax ve Hürmüz birçok kere suikast girişimlerinden silah kullanmaktaki yetenekleriyle kurtulmuştu. Kendilerine arkadan bir kargı ya da palayla öldürmek için yaklaşıp başarısız olan adamlara cezalarını ölüm yerine kafalarını lombar dışına sıkıştırıp birkaç gün aç susuz bırakarak vermesine rağmen, bu adamları kürekçilerden kimse sevmezdi. Kötülüklerinden veya bir zorbalıklarından değil elbette. İstekleri, dertleri bitmeyen kürekçilerin başında olmak talihsizlikleri belki de. Bu görev dokuz yıl önce bana da teklif edilmişti, fakat duyduğum ilk anda geri çevirmiştim. Bir müddet terfi haklarım donduruldu bu yüzden, ancak işin teknik kısmında olduğum için rütbeler pek ilgilendirmiyordu beni. Ben ve diğer subay Vitellius daha teknik konular için gemide bulunuyorduk. Vitellius bir dil bilimci ve bir gezgindi. Ekibe bu görev için katılmış ve seferimiz sırasında karşılaşabileceğimiz yeni insanlar, hayvanlar hatta otlar hakkında bile kayıt tutmakla görevliydi. Ben de bu ve diğer triremelerin mühendisi, mürettebatın doktoru, yelken ve küreklerin bakımını, en verimli çalışma hesaplarını yapan subaydım. Diğerleri gibi kürekçilerle çok fazla işim olmadığı için onların bana bir sempati veya düşmanlık beslediğin sanmıyorum. Ancak deniz erleri ve yelken ekibi içinde sevildiğimi söyleyebilirim. Kaptan Carus’la en uzun zamandır çalışan ve gemiyi tasarlayan ben olduğum için ekipte özel bir yerim olduğunu biliyorum. Bunun için alçakgönüllülük yapacak değilim. Hatta kibirli bile denebilirim. Ama donanmanın tasarladığım triremelerin hız, dayanıklılık ve önündeki mahmuzu sayesinde kazandığı savaşları göz önünde bulundurursak, haklı bir gururdan ortaya çıkan kibirliliği hak etmiyor da sayılmazdım.
Yolculuğa çıkmak için her şey hazırdı. Tüm kürekler, yedeklerine kadar bakımdan geçirilmiş, çift dümenin orantısı sağlanmış, şıkka baştan sona yenilenmiş ve her hangi bir fırtına durumunda kaybolma olasılığı üzerine çipolu demir çapalar da ikilenmişti. Güvertedeki silah odası, işinin ehli ustalar tarafından yapılan kılıç, kargı, pala, mızraklarla doldurulmuştu. En sağlıklı dişbudak ağaçları ve en kaliteli çeliklerinden yapılan bu silahları pek becerikli olmayan kürekçiler kullanacaktı. Her ne kadar gemi içinde silah taşımak yasak olsa da savaş durumunda, yalnızca beş subayın ve birkaç deniz erinin girmesi serbest olan bu odadan silah dağıtımı yapılıyordu. Elbette bu sadece karaya çıkarmalar için gerekliydi. Deniz savaşlarında kürekleri çeken güçlü omuzların öldürücülüğünü arttırdığı mahmuz ve tüm deniz erlerinin en az iki yıl dersini aldığı oklar ve mızraklar kullanılırdı.
Peksimetler, kurutulmuş domuz, sığır ve balık etleri, henüz taze olan sosis ve salamlar, incir, kayısı, portakal marmelâtları, balık sosları ve çeşitli şaraplarla yarıya yakını dolan erzak depomuzu Calpe şehrinden alacaklarımızla tamamlayıp büyük deniz için yiyecek hazırlıklarımızı tamamlayacaktık. Gerçi bu haliyle bile 6 ay aralıksız erzak sıkıntısı çekmezdik, ancak kaptan Carus, yiyecek ambarını doldurmadan büyük denize çıkmanın çok büyük tehlike olduğunu söylüyordu. Aslında yemekten daha önemli olan sorun su olacaktı. Roma’dan gelen birkaç coğrafyacının bizlere verdiği ve doğruluğundan şüphe ettiğim haritalara bakılırsa suyun olabileceği onlarca ada vardı. Fakat bu haritalar doğru olsa bile sadece boğazın çıkışındaki suları gösteriyordu. Sınır oluşturan kısmın bilinmeyen tarafı, yani bu palavracıların bile atıp tutmakta çekindiği sularla Calpe şehri arası 10 günlük deniz yolculuğuydu.
Bizimle aynı amaç için Galya’dan yola çıkan triremeler önce Kalay Adaları'na sonra da Kehribar kıyılarına uğrayıp, sularının ve topraklarının rengi siyah olan yerlere gidecekler. Bizlerse batıyla, güneybatı yönlerinde serbestçe ilerleyecektik. Her iki gemide de çok büyük hazineler saklıydı. Bundan sadece subayların ve deniz erlerinin haberi vardı. Sancak ve iskele kürekçilerini ikiye bölen ambarın içinde sintinesinden ambar kapağına kadar altın ve gümüşün dolu olduğu kürekçiler arasında söylenti olarak bile çıksa bir isyan çıkar ve rütbe sahibi tüm mürettebat kılıçtan geçirilirdi.
Geniş ambarların yemek, değerli süs eşyaları, altın ve gümüşten arta kalan yerleri ise bomboştu. Ve bu seyir için çok sakıncalı bir durumdu. Çünkü her biri ayrı bölmelerde ve duvarlarla ayrılmıştı. Özellikle gideceğimiz yerlere hediye olarak götüreceğimiz altınların, kürekçilerin görmemesi için en kıçta, sadece kaptan Carus’un kamarasından girilebilecek yerde saklanması çok büyük tehlikeler doğurabilirdi. Gemi basit bir fırtınada küreklerin, yelkenlerin ve manevraların geçiştirici hareketlerine anlamsız ve hesap edilmeyen bir tepki vererek alabora olabilirdi. Ayrıca bu halde 170 kürekçinin çektiği bir gemiye en uygun yelken seyrini, yani rüzgârı iğneden alarak ilerlemekten vazgeçmemiz gerekecekti. Çünkü kıç altınlar yüzünden ağırlaşacak ve akıntının yönüyle alakalı olarak daha hafif olan pruvamızı geniş çaplı daireler çizerek yalpalamasına sebep olacaktı. Ve pupamızdan aldığımız rüzgar bizi matafyonundan kurtulmuş bir yelken gibi sarsacaktı. Hızımızın zaten açılacağımız denizin tehlikelerinden korunmak için düşük olacağını ve sorunlu ağırlık dağılımı yüzünden çok daha alt seviyelere indireceğimizi düşününce Perslerin ağır ticaret gemilerinden pek bir farkımız kalmayacağını endişeyle gözlerim önüne getiriyordum. Ne de olsa bu benim tasarımım olan bir gemiydi ve onun performansını değerlendirmekte bana düşerdi.
Nihayet Carus demirin vira edilmesi emrini vermiş ve apiko pozisyonundaki demir deniz dibiyle tüm bağını kesmişti. Yıllardır denizdeyim, yıllar boyunca binlerce kez bu şekilde yola koyuldum ama her yenisinde, demirin salpa olmasıyla zayıf gıcırtılar yayan direklerin kükremeye başlaması, hafif titreşimler yayan güverte kaplama tahtalarının bir depremdekine benzer ayağımı yerden kesişi yaşadığımı hissettiriyor ve yaşamayı sevdiriyordu. O anda damarlarımda dolaşan kanı, kanı pompalayan kalbi ve bedenimin dört bir yanından başımın içine hücum edip “bu anı yaşamalısın” diye nasihatlar veren duyguları hissediyordum. Karadayken gittiğim pazarlardaki insanlara, tanıştığım kara lejyonerlerine hatta yattığım fahişelere acıyarak bakıyorum. Çünkü bu anı hiç yaşayamadılar. Denize çıkmaktan bahsetmiyorum, 170 küreğine rağmen 3 direkli olan bu kadırgayı kastediyorum.
Küreklere henüz emir vermeden önce bordaya sarkıtılan çırakların deve derisiyle kaplanmış kürek ıskarmozlarını yağlama işlemini bitirmesi bekleniyordu. Kürekçilerin sürekli tacizine maruz kalan bu çocuklar birçok deliğe yağ sürmezdi. Bunun yerine bordamızı yağlar, parlatırlardı.
Sonunda her şey bitmiş ve “al sancak” emriyle kadırga hizaya sokulmuştu. Serdümenlere sancak alabanda konumundaki dümeni düzeltmelerini bağırdığımda, kürekçilerin başındaki subay Hürmüz de iki yandaki kürekçileri harekete geçirdi. Rüzgârın ters esmesine rağmen kürek gücümüzle limandan rahatça çıktık. Daha önce hiç olmadığım kadar heyecanlıydım. Çünkü Calpe şehrinin ötesi sadece şarabı fazla kaçırmış insanların ve delilerin gitmek isteyeceği bir yerdi. Öyle ki bu çılgınlığı düşündükçe uyuyamıyor, kadırgamızın fırtınaların ve efsanelerdeki dev dalgaların karşısında yapabilecekleri ve yapabileceklerimiz hakkında hesaplarla kafa patlatıyordum.
* * *
Kartaca’dan yola çıkalı tam 35, Calpe şehrinden geçeli 29 gün olmuştu. Sonu yokmuş gibi görünen denizde, haritalarımızda resmedilmiş adalardan sadece ikisine rastlayabildik. Su bulmak için yolculuğa ara verdiğimiz bu adalarda beş gün kaybetmiştik. Neyse ki su ihtiyacımızı, bize yirmi gün daha yetecek kadar karşılamıştık. Bu iki ada dışında pek çok kara parçası gördük, ancak neredeyse tamamen kayadan oluşan bu adacıklarda su bulmak imkânsız olacağından çıkarma yapmayı uygun bulmadık.
Şimdiye kadar olan yolculuğumuzda, mürettebattan iki kişi kaybetmiştik. Bunlardan birisi kürekçiler arasında çıkan bir kavgada öldürülmüştü. Kaptan Carus cinayet işleyenin ortaya çıkarılmaması durumunda bütün kürekçilere bir ay boyunca sadece peksimet verileceğini söylese de, suçlu hala ortada yoktu. Bunun dışında bir yelken görevlisi mayistra yelkenine camadan vururken, dikkatsizliği yüzünden, aniden sertleşen rüzgârın sereni başına hızla çarpmasıyla oracıkta can vermişti.
Son günlerde kürekçilerin yattığı o berbat yerde ortaya çıkan böcekler hem kürekçileri güçten düşürüyor, hem de çok iyi seyreden geminin hızını azaltıyordu. Bu böceğin nerden gelmiş olabileceği konusunda bir fikrim yoktu, ancak daha böcek ısırması şikâyetinde görmediğim türden yaralardı. Bir iğne ya da dişin açtığı küçücük bir iz, derinin altında bir karış morarma ve bu bölgelerde istemsiz kas hareketlerine sebep oluyordu. İşin kötüsü adamların hareket ettiremediği bedenleri bilinçsiz kasılmalar yüzünden şekilden şekle giriyor, haykırışları güverteye kadar geliyordu. Birisi bu çırpınmalarda şakak kemiğini, üst üste duran ranzaları destekleyen payandalara çarpmış ve sağır olmuştu. Bu durum davul eşliğinde kürek çeken bir forsanın artık işe yaramayacağı anlamına geliyordu. Başka bir kürekçi de karnından iki kez ısırılmış olduğu için sürekli kusuyordu. Böyle devam ederse birkaç güne kadar ölebilirdi. Büyük ihtimalle sokan böceğin zehri yüzünden bu hale gelen hastalar için cerrahi hiçbir girişim yapamıyordum. Elimden sadece ban ve adamotu köklerini neftyağıyla karıştırıp yaralara sürmek geliyordu. Bu da sadece acılarını hafifletiyor, iyileştirici hiçbir etki göstermiyordu.
Calpe’den aldığımız erzak ve çeşitli yüklerle iyice hantallaşan kadırga, üzerinde seyrettiğimiz deniz sakinken bir kaplumbağayı, fırtınalıyken kudurmuş bir köpeği andırıyordu. Bu istikrarsız seyir durumu gemiyi fazlasıyla yorsa da, mürettebatın güvenliğinden kuşkum yoktu. Böceklerin yol açtığı hastalığı ve ambarların dengesiz dolduruluşundan kaynaklanan seyir halimiz dışında her şey çok iyi gidiyordu. 200 kişilik mürettebatı olan bir gemide de bu denli sorunların ortaya çıkması gayet doğal karşılanması gereken şeylerdi.
* * *
Yolculuğumuzun 47. gününde nihayet bir kara parçası görebildik. Henüz çok uzakta olan bu yeri, gökyüzüne saçtığı siyah dumanlar sayesinde fark edebildik. Aramızdaki mesafeden ve bizim fark edilmemizi sağlayacak dumanlarımız olmadığından, orada yaşaması muhtemel insanların kadırgayı görmesi imkânsızdı. Kadırgayı kıyıya yaklaştırmak oldukça riskli olacağından büyük filikalardan ikisi hemen hazırlandı. Subaylardan ben, Vitellius ve Pertinax’da karaya çıkacaklar arasına katıldık. Bizlerden başka 10 deniz eri ve 30 kürekçi filikalara dolmuştu. Silah kamarasından sağlanan kargılar ve iri mızraklar kürekçileri bu halleriyle acemi Etruria muhafızlarına benziyordu. Neyse ki ellerine tutuşturulan ve çarpışma anında sahibine sağlam bir savunma vaat etmeyen ahşap kalkanları tutmayı bile beceremeyen bu adamlar için endişelenecek bir durum yoktu. Ne bir sınır karakolunu savunuyor, ne de açık savaşa gidiyorduk. Burada bulunuşumuzun tek sebebi imparator namına keşiflerde bulunmaktı.
Filikalara geçmeden önce kaptan Carus beni yanına çağırdı ve kamaranın tam ortasında duran orta boy sandığı altınla doldurmakta olan Hürmüz’e yardım etmemi ve bu sandığı güvenle kıyıya çıkarmamı söyledi. Ben de hemen aşağı inerek kendi filikama 10 deniz eri ve seçilen 30 kürekçiden diğerlerine oranla daha az belalı olanları aldım. Böylece sandığın güvenliğini kısmen de olsa sağlayabilmiştim.
Diğer filikanın başındaki Pertinax’la işaretleşip kürekçilerime verdiğim emirle tekneyi karşımızdaki kara parçasına sürmeye başladım. Pertinax’ın filikası benden sonra yola koyulmasına rağmen kürekçilerinin benimkilerden daha kuvvetli ve tecrübeli olması yüzünden daha şimdiden aramızdaki fark epey açılmıştı.
Karaya yaklaştıkça bunun sandığımız gibi bir anakara değil, büyük bir ada olduğunun farkına vardık. Ancak okyanusun ortasında bir başına kalmış görünmüyordu. Hemen ardında onlarca irili ufaklı ada, yoğun bir pus duvarının ardından görünebiliyordu.
Bazen sancak tarafına dönüşlerde takılan dümen kanadının sürtündüğü bordayı, kendi palamla elimden geldiğince yontmak için eğilmiştim ki, filikanın kontrolünü bıraktığım Vitellius’un çığlığı üzerine belden aşağımı sarkıttığım küpeşteden ani bir hareketle doğruldum. Henüz dönüp Vitellius’a bakamadan, önümüzde seyreden filikadan yükselen gürültüler kulağıma gelmişti. Döndüğümde emrimdeki 18 kişinin tepkisizce subay Pertinax’ın filikasına baktığını gördüm. Başımı çevirdiğimde gördüğüm manzara karşısında atışları hızlanan kalbimin pompaladığı kan şakaklarıma sıçramıştı. Pertinax’ın başı bedeninden, kana susamış kürekçiler tarafından ayrılmıştı. Bedeni kontrolsüz kasılmalarla çırpınmaya devam eden Pertinax’ı denize atan kürekçiler hain gözlerini şimdi de bize dikmişlerdi.
Aramızda 20 kulaç yoktu. Kaçmayı aklımdan bile geçiremezdim, çünkü hem sayıca, hem de kuvvetçe bizden üstünlerdi. Zaten bunu göze almayacağımı tahmin eden kürekçiler, emrim altındakilere sesleniyorlardı. Vitellius’u ve beni öldürmelerini, aksi takdirde kendilerinin gelip hepimizi öldüreceklerini söylüyorlardı. Ancak benim filikamda yalnızca 7 tane kürekçi vardı. Gerisi deniz eri olduğu için, kariyerlerini mahvedebilecek bu teklifi kabul etmeleri olanaksızdı. Emrimdeki kürekçiler de sayılarının azlığı nedeniyle buna cesaret edemezdi.
Bu çıkmazı gören isyancılar küreklere geçerek, teknelerini bize yaklaştırmak için çabaladılar. Sancak tarafından gelen isyancılara savunmayı mızraklar ve kargılarla yapacaktık. Saplarını sintineye dayadığımız mızrakları sancak yönüne çevirdik. 10 mızrak havada dikili beklerken, kalanlarımız kargı ve kılıçlarla gelenleri karşılayacaktık. Bu arada işaret borusu acil durumu kadırgaya ulaştırmış olacağından dişimizi biraz sıkmamız yeterli olacaktı. Fakat bu küçük çarpışmanın kansız atlatılacağı anlamına gelmiyordu.
Sintinesi kana bulanmış filika artık fırlatılan kargının ıska geçmesinin mümkün olmadığı mesafedeydi. Kargıların fırlatılması emrini verdikten sonra, hafif bir serinlik taşıyan rüzgâr ve fışkırmayı bekleyen kanı tutan bedenler yırtıldı. En az yedi isyancıyı yere indiren bu ataktan sonra, kılıçlar ve palalar kınlarından çıkartılarak savunmaya geçtik. Hepimiz elimizdeki silahlarla canlarımızı alacak veya canlarını alacağımız insanların gözlerine bakıyorduk. Çatışmaya ramak kala uzaklardan yavaş yavaş gelen ve gelirken giderek büyüyen bir ses duyulmaya başladı. Hiçbir anlam veremediğimiz ses, milyonlarca domuzun bir araya gelerek ancak çıkartabilecekleri güçte ve rahatsız edicilikteydi. Sesin her geçen an daha güçlenmesi hepimizin yüzüne artan bir şaşkınlık ve korku ifadesi çiziyordu. Başlarımızı sesin geldiği yöne, yani adanın kuzey kıyılarına çevirdiğimizde, birden ortaya çıkan bir cisim hepimizin kanını dondurmuştu. Bizim filikalarımızdan bile daha küçük olan bir tekneyi andırıyordu, olağanüstü bir hızla uzağımızda kalan kadırgaya doğru ilerleyen cisim. Ancak bunun gibi bir hıza, hem de görünürde bir kürek ya da yelken sistemi olmayan ve bu denli küçük boyutlu hangi deniz aracı ulaşabilirdi ki?
Hepimiz (ki buna isyancılar da dâhil) öylece kalakalmıştık. Ancak ortalık henüz sakinleşmemişti. Tekne ya da her ne ise kadırgamızın önünde durmuştu. Biz hala neler olduğunu anlamaya çalışırken, kadırgamızdan bu küçük tekneye oklar, mızraklar atıldığını gördük. Teknenin kadırgamıza cevabı denizin yüzeyini, bulutlu olan havayı ve yüzlerimizi alev rengine boyamıştı. Ne olduğunu bilmediğimiz cisim iki tane ateş topunu kadırgamızın omurgasına atarak gemiyi ikiye ayırmıştı. Güneşten parçalarmışçasına yanan ateş topları kadırganın yanmasına bile izin vermeden, denizin dibine göndermişti. Kurtulanların çığlıkları kulağımızı yırtarken bilinmeyen cisim yeniden harekete geçmiş ve bu seferde bir su değirmeninin çarklarının dönerken çıkardığı sese benzer sesler çıkarmaya başlamıştı. Fakat öyle seri çalışıyordu ki, değirmeni bu denli hızlı döndürecek debi hiçbir nehirde bulunmazdı. Uzun bir süre deniz yüzeyini yavaşça süzülerek bu sesi çıkaran cisim sustuğunda ortalık ürkütücü şekilde sessizleşmişti. Ne tekne benzeri cismin garip sesleri, ne de mürettebattan denize atlayarak kurtulanların bağırışları duyuluyordu.
Bir müddet daha denizde süzülerek dolaşan tekne, sonunda yüreğimizi ağzımıza getiren hamlesini yaptı ve o dayanılmaz sesiyle ve akıl almaz hızıyla anında yanımıza kadar gelebildi. Tekne benzeri şeyle yüz yüzeyken adamlarıma, ellerindeki silahları bırakmalarını titreyen bir ses tonuyla fısıldadım. Yeniden başlayan sessizliği yere veya denize atılan mızrakların sesi bozduğu sırada, güverte denilebilecek bir yerden hafifçe açılan kapaktan bir insan çıktı. Göz göze geldiğimizde elindeki kargıyı en son bırakan ben oldum. Bunun üzerine elinde tuttuğu siyah bir kutuya doğru seslendi ve kapağı kapattı.
Korkuyla beklerken uzaklardan başka bir aracın sesi kulaklarımıza geldi. Daha pes sesi olan araç ortaya çıktığında boyutlarının da diğerinden daha büyük olduğunu gördük. Büyük tekne filikalara kadar sokuldu ve denize dik pozisyondaki kapağını açtı. İçeriden çıkan iki adam anlamadığımız dillerde bağırarak bizlere içeriyi gösterdi. Adamlar sanki önlerini görmemek için gözlerine siyah renkli cisimler takmışlardı. Hayatımda görmüş olduğum en iyi işçilikle hazırlanmış çizmeleri, bellerinde sopaları ve omuzlarına astıkları abanoza benzer bir başka cisim vardı. Mat ve oldukça ilginç şekilli bu nesnenin uç tarafı sürekli bizlere çevriliydi.
İsyancıların filikasından başlayarak açılan kapaktan içeriye teker teker ve üstlerimiz aranarak alınmaya başladık. Nihayet hepimiz içeriye doluştuğumuzda kapak kapandı ve o dayanılmaz ses yeniden kulaklarımızdaydı. Aracın harekete geçmesiyle hepimiz yere yığılıverdik. Hiç ışık olmadığından birbirimize çarpıyor ve birbirimize zarar veriyorduk. Çok geçmeden araç durmuş ve bizleri kendi idrar ve kusmuklarımızla içeriye kapayan kapak açılmıştı. Uzun ve karanlık bir koridora açılan kapaktan çıktığımızda asker gibi aynı tipte giyinen bu adamlar bizi bir odaya sokup, kapıyı yeniden üzerimize kapadılar. İçine girerek getirildiğimiz araçta ezilerek ölen iki kürekçi dışında hepimiz buradaydık.
Bir müddet sonra tavandan yere dik olarak fırlayan borulardan beyaz bir gaz sadece bir kez fışkırdı. Ne olup bittiğini anlamaya fırsat bulamadan hepimiz yere yığıldık. Kiminin şuuru hala yerindeydi, kiminin gözleri kaymıştı. Kartaca’nın bütün kumları üzerime yığılmış gibiydi. Ve zaman geçtikçe kumlar ayakta kalmaya çalışan şuurumun üstüne de konmaya başladı.
* * *
Kendime dayanılmaz bir susuzluğun boğazlarımı kurutarak nefes alışımı zorlaştırmasıyla gelebilmiştim. İçine konulduğumuz zindanın kirli havasını teneffüs ederken kör bir bıçak ağzımdan burnumdan girerek ciğerlerime kadar iniyor gibiydi.
Küçük bir hücrede beş kişiydik. Emrimdeki deniz erlerinden ikisi ve subay Vitellius ölüler gibi uyuyorlardı. Bir diğer kişi ise kadırgamızdan olmayan biriydi. Fiziksel özellikleriyle gayet açık ayırt edilebilen bu adam hücrenin diğer ucundan beni ürkek bakışlarıyla süzüyordu. Bir ceylanınki gibi iri gözler, Mısırlılarınkinden bile daha esmer bir ten, kapkara saçlar ve bütün vücudunu kaplayan dövmeler adamın göze batan ilk detaylarıydı. Kendime geldiğim yerden doğrularak, karşımdaki yabancıyı ürkütmeden dilimizi bilip bilmediğini sordum. Adamın bakışlarındaki temkinli ifade, söylediklerimi anlayamamanın verdiği rahatsız edicilikle karışmıştı. Lisan konusunda fazlasıyla bilgili olan Vitellius’u çağırıp, yabancıyla konuşmayı denemesini isteyecektim ki, hücre dışından gelen ayak sesleri aklıma gelen bu fikri bir süreliğine beklemeye aldı.
Adımlar bizim hücremizin kapısı önünde durunca içimdeki heyecan ve korku doruk noktasına ulaşmıştı. Tam bu sırada uyuyan adamlarında horultuları kesilmiş, onlarda biraz önce benim geçirdiğim ayılma evresine girmişlerdi. Ancak kapımız öyle sert bir şekilde açılmıştı ki, geçirilmesi muhtemel şok yüzünden kötürümler ayaklanabilir, körler görebilirdi.
İçeriye giren dört adamdan üçü bizi buraya getiren askerler gibi giyiniyor ve abanoz ağacından yapılmışa benzeyen aletlerini tıpkı diğerleri gibi bize doğru tutuyordu. Diğer bir kişi ise asker gibi görünenlerden bile daha ilginç bir kıyafetle karşımızdaydı. Bu garip giyinişli adam konuşmaya başlayınca bütün garipliğini yitirdi. Çünkü bizim dilimizi konuşuyordu. Kısmen bizim bilmediğimiz çekimleri ve kelimeleri kullansa da onu anlayabiliyorduk.
Bizlere “merhaba” diyerek başladığı konuşmasının bir bölümünü anlayamamıştık. Fakat daha sonra söyledikleri ezberimize kazınmıştı. “Ben James Mastroianni, tanrılar tarafından bu kıtaya gönderildik ve onların hizmetkârı olarak buradayız. Tanrıların krallığına izinsiz girmeye teşebbüs ettiğinizden sizleri hücrelere kapattık. Sizlerin kaderi için yapılan mahkemede suçlu bulundunuz. Ancak şükredin ki tanrılar ölüm olarak belirlenen cezanızı affetti. Sizlerin bu affediciliğe borcunuzu kendileri için çalışarak ödeyeceğinizi düşünüyorlar.”
Hepimizin ağzı açık kalmıştı. Şaşkınlıkla korku arasında gidip gelen ruh halinin üzerimizde bıraktığı acınacak etkiden bir an sıyrılıp, “kendileri için çalışmak ne anlama geliyor?” diye sordum. Adam bu soruyu memnuniyetle karşıladı ve devam etti. “Tanrıların doğaya serpiştirdiği madenlerin çıkarılmasına yardım ederek… Gökyüzünde dövüşürken, oynaşırken ve içerken, yeryüzüne serpilen kutsal tanecikleri çıkarmak zor gelmemeli kimseye. Hele ki sizin gibi onların yasak bölgelerine girip, suç işlerken yakalanan kişilere… Öyle değil mi?” bunları söylerken dilinden hiç eksik etmediği tanrılar ve onların kutsallığı, gözlerinden çok uzakta göründü bana. Sanki bunu sezmiş gibi, “İsterseniz anlattıklarımın inandırıcılığını arttırabilirim.” dedi ve ardında duran asker görünümlü adamlara dönerek bizlerden olmayan hücredeki yabancıyı gösterdi. Üç adam ellerindeki aleti yabancının üzerine doğrulttu.
Bizim dilimizi konuşan adamın işaretiyle daha önce hiç duymadığım bir gürültü kopuverdi. Her birimizi duvar diplerin kaçıran ve aklımızı başımızdan alan bu sesin susmasından sonra esmer tenli yabancı tamamen kana boğulmuş bir şekilde yerdeydi. Ölmüş olduğundan şüphe etmediğiz adamın ardındaki duvara fışkıran kanlar hepimizin tüylerini diken diken etmişti. Bunun ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu. Korkudan titrediğimizi gören ve dilimizi konuşan adam vakur bir ifadeyle, “muhafızların ellerindeki şeyler, tanrıların en sevdiği hayvandır. Bunlardan daha vahşi ve ölümcül olan yoktur. Oluk oluk kan akıtırlar. Tanrılar kendileri için akıtılan kanlarla memnun olurlar. Elbette kan değerli madenlerden sonra gelir” dedi ve bize toparlanmamızı söyleyerek hücreden çıktı.
* * *
Geleli bugün tam 3 ay olmuştu. Ve ilk günden itibaren her gün güneş battıktan sonra başlayarak yeniden doğana kadar çalıştım. İşimiz açılan tünelleri ilerleterek ve kısmen çaplarını genişleterek, maden filizlerini çıkartmaktı. Tam olarak kaç kişi çalıştığını bilmesem de sadece benim tünelimde 750 kişinin çalıştığını tahmin ediyordum. Köstebekler gibi içini delik deşik ettiğimiz dağın içinde yüzlerce tünel olduğunu düşünürsek çalıştırılan işçi sayısının baş döndürücü seviyelere ulaştığını söyleyebilirim.
Madenlerde çalışan işçilerin hepsi bu kıtanın insanlarıydı. Hala çözemediğim dillerini Vitellius bile bilmiyordu. Ancak el işaretleriyle kurduğumuz iletişimlerde, kıtada bunun gibi onlarca maden bulunduğunu ve hepsinin tanrı ve tanrının adamlarının hizmetinde olduğunu izah etmişlerdi.
Madenin bulunduğu dağın eteklerindeki girişin bir ok atımlık güneyinde çıkan bakır ve altın filizlerinin işlendiği devasa boyutlarda bir bina vardı. En az 100 adam boyunda örülmüş bacası aralıksız kara dumanlar salardı ve sürekli çıkardığı sesle bizi yerin altındaki yataklarımızda bile rahatsız ederdi. Bu binanın hemen arkasında biz işçilerin girmesinin kesinlikle yasak olduğu ve ışık tanrısının içinde olduğu söylenen bir bina daha vardı. İşlenen altın külçeler halinde buraya alınır ve içeride yok olurdu.
Bize anlatılan tanrı hikâyelerine tek inananlar sadece kıtanın yerli halkıydı. Keşif ekibinin mürettebatını tek korkutan şey askerlerin gürültülü aletleriydi. Bizim bu işlere boyun eğişimizin sebebi de buydu. Gerçekten vahşi ve adice insan öldüren bu aletlerin metal olduğunu öğrendiğimde şaşkınlığımı gizleyememiştim. Çünkü öyle ince bir dökümün eseriydi ki, kuzeyli demir ustalarının övündükleri mızrak işçilikleri bile bunların yanına yaklaşamazdı.
Büyük ihtimalle bizleri öldürmelerine engel olan, salgın hastalık yüzünden çalışacak işçi açığı sorunuydu. Bizlerin buraya gelmesinden itibaren en az 150 kişi sıtmadan ölmüştü. Bu aslında bir salgın için, hele ki bizler gibi iç içe sağlıksız ortamlarda yaşayanlar için küçük bir rakam gibi görünse de, sadece ölenlerin sayısıydı. Bir de bu hastalığın belirtilerini taşıyıp da öldürülenler vardı. Ölenler ve öldürülenlerin 3 aylık toplam sayısı 2000’in aşağısında değildi. Aslında sıtma bizi çalıştıranların işine geliyordu. Güçsüz ve zayıf kişiler böylece elenmiş oluyordu. İlk belirtilerden itibaren pelin otu özlerini kuruttuktan sonra çok az miktarda kininle karıştırılarak kaynar suyla içilirse büyük oranda iyileşme görülebilen bu hastalık bir müddettir “tanrının adamları” nı da rahatsız ediyordu. Çünkü mevcut epey düşmüştü.
Kendi benliğimi ve tahammülüne şaşırdığım gururumu, onları öldürerek koruyordum. Çok fazla düşünmeyip, hislerimi bastırıyordum. Madende çalışmanın, yemek diye önümüze konulan pürenin, ardımızda gölge gibi bizi takip eden ve silahları delice ölüm kusan askerlerin dayanılmazlığı ve eziciliğine karşı hissiz, gamsız bir ikinci kişilik daha oluşturup, ölü duygularımı canlandıracağım fırsatı, bir güvenlik gediğini bekliyordum. Bizleri kıtanın sahillerindeki bir takımadada bulmuşlardı. Ama şu anda bulunduğumuz nokta denizin görünmediği bir yerdi. Yinede tahminlerime göre deniz çok uzaklarda olamazdı. Fark edilmeden kaçabilirsem kendime bir sal yaparak denize açılacaktım.
* * *
Son vagon ancak yarıya kadar doldurulmuştu ki, güneşin doğuşuyla, yataklarımıza gidebileceğimiz müjdesini veren düdük karanlığı yırtmıştı. Dağın eteklerine giden vagonlar biz gececileri uykuya, girişte bekleyen gündüzcüleri de, aralarında altın filizlerinin bulunduğu kayaların kucağına atmak için yoldaydılar.
Dışarıya çıktığımızda yorgunluktan, uykusuzluktan ve karanlıktan gözleri küçülmüş bizlere bakan gündüzcülerin gözlerinde ise kelimenin tam anlamıyla bir bezginlik görünüyordu. Bakanı etkisi altına alan bu manzara zaten ağır olan gözkapaklarını daha da aşağılara çekiyor, insana kendi halini unutturup, gidenleri için üzülmeye itiyordu. Bıkkınlığın toplu etkisinden korunmak için gözlerimi kaçırdığımda anlık bir şimşek aklımda çakıverdi. Her gün, askerle tıka basa olan giriş bugün şaşırtıcı derecede tenhaydı. Bunun nedeni karşıdaki küçük tepeye bakınca anlaşılıyordu. Burada olan 500-550 askerin çoğu tepelerde kendilerine ok ve mızrak atan kıta yerlisine ölüm kusuyordu.
İşte bu beklediğim fırsattı. Ancak elimi çabuk tutmalıydım. Çünkü askerlerin seri şekilde çalışan silahları tepedeki adamların işini kısa zamanda bitirecekti. Sırayı kontrol eden sadece 7 asker vardı. Ayrıca iki vardiyanın da burada olması çok büyük çapta bir karmaşaya sebep olabilirdi.
Önce sırada huzursuzluk ve kavga çıkartıp insanları birbirine düşürmeyi aklımdan geçirdiysem bile bir müddet sonra bu fikri uygun bulmadım. Sessiz sedasız sızmayı deneyecektim. Yakalanırsam da, beni ölümle cezalandırmaları düşük bir ihtimaldi. Zaten işçi eksikliği vardı. Hem ucunda ölüm olsa bile, tünellerde sıtmadan ya da çöküntüler altında kalarak can vermekten daha onurlu bir ölüm olurdu.
Kaybedecek bir şeyim olmamasının verdiği soğukkanlılıkla kendimi tünelin çıkışındaki boş vagonların arka tarafına attım. Anlık bir düşünceyle ışık tanrısının içinde olduğu söylenen binayı gözüme kestirdim. Şimdiden geçip duraklayacağım yerleri gözüme kestirmiş ve yolu kafamda çizmiştim. Hiç vakit kaybetmeden madenlerin işlendiği binanın sol tarafına doğru, bütün gücümle koşmaya başladım. Kendimi yere attığımda ardımdan hiçbir iz bırakmadan gelebildiğim için kendimi tebrik ettim. Bir sonraki hedefim ışık tanrısına ait binanın arka tarafına gidip, düz arazi üzerindeki tek bitki örtüsü olan sık çalılar içine ulaşmaktı. Dağa kadar bu çalıların içinden ilerleyip, dağın arka tarafından doğu yönüne, yani denize doğru gidecektim.
Derin bir nefes alıp bir tazı çevikliğinde yerimden fırladım. Sanki buradan kurtulmayı başarmış gibi kıtadan beni çıkaracak teknenin planlarını bile yapmaya başlamıştım. Ancak bu ardımdan bağıran ve silahını üzerime doğrultarak seri şekilde çalıştıran askerlerin gürültüleriyle gerçekleşmeyecek bir hayale dönüşmüştü. Can havliyle kendimi yere attığımda şakağımın kanadığını ve sol dirseğimin paramparça olduğunu fark ettim. Sanırım sol şakak kemiğimin kırılması yüzünden sol kulağımda duymuyordu. Başımda bir ağrıdan çok can acıtıcı bir uyuşma vardı. Ancak sol kolum hem şiddetle ağrıyordu hem de durumu oldukça kötüydü. Bir an önce müdahale edilmezse parçalanan kemiklerden sızan ilik kolumu kaybetmeme neden olabilirdi. Şayet uzun süre tedavi edilmezse bir zehir gibi bedene yayılarak çok daha tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi.
Sağ elimle dirseğime bastırarak akan kanı durdurmak için çabalıyordum. Bu sırada arkama dönüp baktığımda iki vardiyadaki bütün işçilerin sırada asayişi sağlamakla görevli askerlere taş yağdırdığını gördüm. Bu andan sonra öyle bir kıyım başlamıştı ki, karşımda kızıl bir gölge büyüyordu. Askerler silahlarını işçilerin üzerlerine tutarak her yeri kana bulamıştı. Ancak hayati bölgelerine çarpan taşlar sonucu şuurlarını yitiren askerlerin silahlarını kapan işçilerden bir grup panik havasını daha da büyütmüştü. Nasıl kullanılacağını bilmedikleri silahları aldıkları gibi yerin altındaki yatakhanelere doğru koşan adamlardan birisi silahı çalıştırmayı başarmış ancak kontrolünde tutamamıştı. Yerde dönüp duran silahın sesi insan haykırışı arasında kayboluyordu.
Bu karmaşada dirseğim giderek ağırlaşıyor ve ayağa kalkmamı iyice zorlaştırıyordu. Acele etmeliydim, çünkü tepede işlerini bitiren diğer askerler bu kargaşayı görünce hızlanmışlardı. Sürünerek kendimi sözde ışık tanrısının içeride olduğu binanın girişi önüne attım. Fakat askerlerin ellerindeki ince bir cismi kapının sağ tarafındaki kutucuklara dokundurup geçtiklerini daha önceden gördüğüm için kapıya hiç yönelmedim. Bunun üzerine kapıdan on adım kadar uzaktaki deliklere doğru ilerledim. Deliklerin ağızlarını kapayan kafesleri ve aralıksız dönen cismi sökerek, bedenimin zorlukla girdiği borudan içeriye doğru ilerlemeye başladım. İçinde olduğum bu dar koridorda karşıma çıkan yolların tercihini tamamen talihime bırakmıştım.
Sonunda ışığın, karşımdaki teller arasından sızarak yüzüme vurduğu koridorun bir çıkışını bulmuştum. Sol kolum öyle uyuşmuştu ki, bu uzvuma dair tek hissettiğim şey bir kütlesinin oluşuydu. Işıkla aramızdaki tek engel olan tel kafesleri çıkarttıktan sonra kendimi aşağı bıraktım. Yere paralel ilerleyen yolculuğum, bir adam boyu yükseklikten omuzlarımın üstüne düşmemle noktalanmıştı.
Anlık bir bilinç kaybı yaşasam da çabucak topladım ve karşımdaki altın külçelerinin bir platform üzerinde ilerleyerek beyaz bir ışığın içine girdiğin gördüm. Altınlar öyle saf ve muhteşem görünüyordu ki, güneşten küçük bir parçayı andırıyordu. Kendi parıltıları içine doğru ilerledikleri beyaz ışığın güçlü yansımasıyla karışınca ortaya büyülü bir atmosfer çıkıyordu. Bir an için ışık tanrısının gerçek olabileceği konusunda tereddüde bile düşmüştüm. Fakat ben buradaydım. Kimse öfkelenmemiş ve kızmamıştı. Onun evine izinsiz girmiştim.
Bu düşünceler ve efsanevi ışığın ihtişamıyla kendimden geçmişken, asker olmayan ama elinde onlarınkine benzeyen bir aleti, onlar gibi doğrultan üç kişi belirdi. Bağırmaya başladılar. Ancak kesinlikle içgüdülerimi dinleyerek ayağa kalkıp, beyaz ışığa doğru koşmaya başladım. Ardımdan sadece bağırdılar. Gürültülü silahlarını çalıştırmadılar. Işığın içine dalmadan önce son hatırladığım şey, içi durgun su yüzeyini andıran ve dik duran bir çemberdi. Gerisi bedenimdeki bütün uzuvların karıncalanması ve berbat bir yanık kokusu olmuştu.
* * *
Gözlerimi açtığımda ayaklarımdan ve ellerimden deve derisini andıran, uzayabilen, esneyebilen bir maddeyle sıkıca bağlandığını gördüm. İçinde bulunduğum odaya hızla giren üç kişiden ufak tefek olanı İbranice ve Pers dillerinde bir şeyler sordu. Cevap alamayınca bozuk bir Latinceyle, “Söylediklerimi anlıyor musun?” diye tekrarladı. Ürkek bir ses tonuyla “evet” dedim. Gülüşündeki nefret edilesi bağnazlıkla şu soruyu sordu; “2038 yılına hoş geldin, yaşadığın veya gezdiğin yerlerde altın, bakır ya da gümüş madenine rastladın mı?”
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Ateşli hayallerle dolu bir yürekle, ki kumandası bende, yanan bir mızrakla ve rüzgârdan bir atla, gidiyorum ıssızlığa…
Kategoriler
Arkadaşlarım
• aysberg • nesrin naz • kayipsimurg • ladres • koookle • shared • mrvmrt • edebiyatsayfasi
|